Yetkisini Kullanarak Kolay Yoldan Kazanç Elde Eden Müslümana

Ben Harita ve kadastro mühendisiyim. Mesleğim icabı belediyelerdeki imar faaliyetleri ile yakından alakalıyım. Bu konularda hem teknik hem de hukuki olarak bilgi sahibi olduğum kanaatindeyim. İmar kanunumuza göre herhangi bir arsada mevcut imar planında öngörülen yapı  alanında 1 m2 bile artış yapılsa bu 1 m2’lik artışın doğuracağı teknik ve sosyal altyapı ihtiyacının karşılanması şarttır. Bu ihtiyaç giderilmedikçe inşaat alanında 1 m2’lik bile artırım yapılamaz. Bu kanunen böyle olmakla beraber şehircilik açısından da eğer bu kurala uyulmazsa bu bölgede yaşayan insan sayısı artırılırken bu insanların kullanacağı teknik ve sosyal altyapı (yol, otopark, park, çocuk, parkı, elektrik, su, kanalizasyon, yağmursuyu, doğalgaz, okul, cami, hastane, kültür tesisleri vb.)sabit kalacağından zamanla ihtiyacı karşılayamaz hale gelecek ve şehirlerimiz özellikle yaşlı, çocuk, engelli ve zayıf insanlarımız için tam bir işkence makinesi, genç ve güçlü olanlarımız içinse gücü nispetinde  yaşayabilecekleri yerler haline gelecektir. Son zamanlarda bazı belediyelerin meclis üyelerinin kanunen yetkileri ve hakları olmadığı halde işgal ettikleri makamın kendilerine sağladığı hareket kabiliyetini kötüye kullanarak bir takım haksızlık ve usulsüzlüklere imza attıklarına şahit oluyorum. Zira 10 kişiden oluşan bir mecliste 6 kişinin kabul oyu kullandığı teklif kabul ediliyor ve hemen uygulamaya konuluyor. Bu uygulamalara ancak bakanlık ya da mahkemeler dur diyebiliyor. Sizlerinde çok  yakinen bildiği bir sürü sebepten ötürü kimsecikler bu makamlara müracaat  etmiyor. Müracaat etse dahi yorgunluğu, masrafları, vakit kaybı yanına  kalıyor hiçbir şeyi değiştirmeye gücü yetmiyor. Hal böyle olunca makam sahibi ben yaptım oldu mantığıyla istediği gibi at oynatıyor. Dilediği kişileri hiç emek ve para harcamadan hiçbir riske de  girmeden kısa sürede milyon liralarla ifade edilebilecek servet sahibi  yapabiliyorlar. Hem de şehrin öldürülmesi pahasına. Bu nasıl mı oluyor? Şimdi ben gidiyorum tanesi 10 liradan üzerine 2 daire ev yapılabilecek 10 tane arsa alıyorum ve 100 lira para ödüyorum. Doğruca belediyeye gidip bu arsaların her birinin üzerine 10’ar daire yapabilmek için ruhsat talep ediyorum. Yetkili kişi bana ‘bu arsalardan 1 tanesini belediyeye hibe et kalan 9 tanesine istediğin ruhsatı verelim’ diyor. Ben de hemen 1 arsamı belediyeye hibe ediyorum. Kalan 9 tanesi için 90 tane daire yapabilme ruhsatı alıyorum. Böylece 10 liraya aldığım arsanın değeri 100 liraya  çıkmış oluyor. Toplamda 100 liraya aldığım arsaların değeri 900 lira oluyor. Emeğim ne? Hiç. Riskim ne? Hiç. Kazancım ne? 800 TL. Böylelikle milyoner oluyorum. Vereceğiniz cevaba belki bir katkısı olur hesabıyla başınızı ağrıtmak  pahasına size bütün bunları anlattım. Vaktinizi aldım. Hakkınızı helal  ediniz. Şimdi 3 tane sorum var:
1- Bu şekilde kazanılan para helal olur mu? Not: Allah ya da Resûllullah helal demedikçe şeyhülislam Ebussuud Efendi  bile bu helaldir dese ben yine de bu tür işlere bulaşma taraftarı değilim.  Fakat benim çevremde onlarca eşim, dostum, akrabam sırf ben helal değildir dediğim için bu tür kazançlardan uzak duruyorlar. Ben de acaba yakınlarımın  kazançlarına engel mi oluyorum diye kahırlanıyorum. Çünkü Elbistan’da bütün  dini cemaatlerin liderleri ya da mensuplarının ekseriyeti bu işleri yapıyor.  Bu tür işlere gözünü bile kırpmadan giren ve benim de yakinen tanıdığım  onlarca hacı, hoca, dindar, mütedeyyin kişiler var. Belediye meclisini  teşkil eden kişilerin hemen hemen tamamı hacı, dindar, abdestli namazlı  kişiler. Eh bu kadar kişi yanlış biliyor da bir ben mi doğru biliyorum diye  şüpheleniyorum.
2- Böylesi bir imtiyazı alabilmek için kurumlara bağışlanan arsa, araç vb.  meta rüşvet midir?
3- Eğer bu rüşvetse; bildiğim kadarıyla Peygamber efendimiz ‘Rüşveti alan da  veren de mel’undur.’ diyor. Veren belli. Adı sanı bilinen kişi. Bunun  lanetlenmesini de cehennemlik olmasını da anlıyorum. Ama rüşveti alan ne olacak? Rüşveti alan şahıs değil ki. Allah belediye binasını masası  sandalyesi ile cehenneme mi atacak? Hâşâ niyetim sizlerle alay etmek değil.  Ama maalesef bu işleri yapanlar verdikleri arsayı şahsa değil de kuruma  verdikleri için alanlarda kuruma aldıkları için bunda bir beis görmemektedirler. Gerçekten bizim dinimiz bu kadar zayıf ve noksan bir din  mi? Gerçekten bizim Allah’ımız bu kadar kolay aldatılabiliyor mu? Eğer durum bu ise ben inançlarımı gözden geçirmem lazım. Yaşınız ne olursa olsun ilminize olan saygım münasebetiyle hepiniz benim büyüğümsünüz, hepiniz benim hocalarımsınız. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Selamünaleyküm.
Mü’min gözüyle bakıldığında hayatımızı kuşatan olaylara ait kuralların iki boyutu vardır. Birinci boyut, Allah’ın kuralı bizzat kendisinin veya Peygamber aleyhisselamın lisanıyla belirlemiş olmasıdır. Bu durumda mü’min, hiçbir şekilde itiraz edemez, başka bir kurala meyledemez. Bilerek ve isteyerek meylederse ucunda imanını kaybetmek bulunan tehlikeli bir tünele girmiş olur. Bu durum, mü’min olarak bildiğimiz bir şeydir.
İkinci boyut ise şudur:
Allah Teâlâ, belli alanları esnek veya kullarının maslahatlarına göre belirleyeceği kurallara açık bırakmıştır. Mesela trafik kuralları böyledir. Allah Teâlâ, insan öldürmeyi haram kılmış, kaza ile öldürene de belli bir ceza koymuştur. Ancak, trafik kurallarını kullarının belirleyebileceği esnek bir alanda bırakmıştır. İnsanlar, işleyen zararsız bir trafikle ilgili kuralları belirleyebilirler. Bu belirleme, bir zulüm ve Allah’ın dinine karşı bir direniş ihtiva etmedikçe kuraldır, bağlayıcıdır. Mü’min insan, bu kuralları insanlar koydu diye çiğneyemez. Zira bu kurallar, Allah’ın dinine rağmen konmuş kurallar değildir. Hayatımızın pek çok alanında uygulanan kurallar bu daire içinde kalmaktadır.
Belediyecilik ve devlet mekanizması içindeki işleyen kuralların önemli bir bölümü bu perspektiften ele alınabilecek şeylerdir. Belediyelerin bir marketin işleyişi ile alakalı kuralları belirlemesi, hijyenik kurallar koyması, belli bir ticaret ilkesi belirlemesi hakkıdır, böyle bir tasarruf dinle çelişmez. Ancak aynı belediye, o markete ‘alkollü içki satabilme ruhsatı’ verdiğinde haddini aşmış olur. İnsanların, Allah’ın haramlarından birini ruhsatlandırmaları bir yetki tecavüzüdür. Bu örnek üzerinden diğer konuları da anlayabiliriz.
Belediyelerdeki yetki kullanım durumuna gelince, benim şahsi kanaatim şudur:
Müslümanlar olarak belediyeler yüzünden kötü bir tuzağın içinde kalmış bulunuyoruz. Rüşvetin veya diğer haramların kurumlar adına işlenmesi hiçbir şeyi mubahlaştırmaz. Nasıl imza sahibi kim ise kurum hatalarını da o üsleniyorsa, haramlardan bir haramı kurum adına irtikâp edenler de bireysel olarak etki ve katkıları oranında bundan mesul olacaklardır. Mesele, mizahileştirilemiyecek kadar ağırdır.
İnsanların, temiz hava, otopark gibi ihtiyaçları, insanlığın temel ihtiyaçları olarak benimsenmiş ise yani bu bir maslahat olarak benimsenmiş ise mü’min bir yetkilinin insiyatif kullanarak zulümlerden bir zulüm icra etmesi mümkün değildir. Her halükârda böyle bir uygulama zulümdür, yapan da namazlı biri bile olsa zalimdir. Başkalarının yapması durumunda kınadığımız şeyleri mü’min olarak bizim yapmamız kabul edilemez. Bu yolla hiçbir maddi kazanç elde edilmemiş olsa bile yandaşa ve arkadaşa menfaat temin edilmesi de bir haz yaşama durumudur. Bu da haramlardan bir haram olarak görülmelidir.
Vahametin en ağır yönü de, bunlar yapılırken İslam ve Hizmet kelimelerinin arkasına sığınılmasıdır ki, bunu esefle kınar ve böyle bir şeyi benimsiyor gibi olmaktan ya da sessizlikten Allah’a sığınırız. Zulüm, din adına da yapılsa zulümdür, çirkindir.
Müslümanlar olarak, devlet mekanizmasına karşı mü’min kimliğimizi yansıtan bir uygulama sergileyebildiğimizi zannetmiyorum. Bilakis, iki büyük hatanın bizi ezdiğini düşünüyorum. Biri, ‘bize mubah’ anlayışıdır ki, devlet işleyişinde asla bir mü’min/kâfir ayrımı yoktur. Vatandaşlık açısından hadisi şeriflerde ‘bize ne varsa onlara/onlara ne varsa bize’ şeklinde özetlenebilecek bir uygulama önermiştir. İkincisi de, devlet mekanizmasını elinde bulunduranların, ellerindeki insiyatifi, kendi bağlı oldukları klikler, cemaatler lehine olacak şekilde kullanmalarıdır. Bu da, mü’minler arasında zaten var olan ayrılıkların daha da derinleşmesi, ileriki dönemlerde kapanamayacak mesafelerin oluşması sonucunu doğuracaktır. Öbür mü’min grubun aleyhine güçlenen bir mü’min grup sadece facia olarak adlandırılabilir. Önce ittihatçılardan sonra da CHP zihniyetinden ötürü devletin ittiği kimseler durumunda olan mü’minlerin şimdi de  iktidar nimetini elide bulunduran mü’minlerce itiliyor olması ibretlik bir sonuç olarak karşımızdadır.
Şüphesiz mevcut durum, büyük bir imtihanın neresinde olduğumuzu göstermektedir. Şu veya bu hizmetler yapılmış ve muvaffak olunulmuş sonuçlar elde edilmiş olabilir. Bizim Müslümanlığımızın neresindeyiz, sorusunun cevabına yoğunlaşsak daha iyi olur.
Bir kademede imza yetkisi olan her mü’min, işinden olma pahasına da olsa, imza atarken Allah’tan korkmalıdır. Laik bir devletin yasaları, korumacı ve kollamacı zihniyeti, Allah’ın azabından koruyamaz! Ahiretimizi, cennet arsalarımızı bir arkadaşın arsasına satamayız. Mü’min, kalbinin sesine de kulak vermelidir. Elbette kalpler ölmedi ise, hâlâ iman nabzı varsa?

Nureddin YILDIZ