Soma ve Bitmeyen Kader Tartışmaları

Es-selamu aleykum hocam.

Geçtiğimiz hafta yaşanan Soma olayından sonra bizim camiada, özellikle gençler arasında ciddi bir sıkıntı açığa çıktı.

Yaşanan ‘facia’daki ihmaller yüzünden ‘bu kader değildir!’, ‘kaderiniz batsın’ gibi sözler söylenmeye başlandı ki bu sözleri söyleyen abdestli-namazlı arkadaşlar.

Yani, olayın kader olması ile kader denilip geçilmesi arasındaki fark ayrıştırılamadı. Çünkü birileri ‘bu facia olayın fıtratında var, kader bu’ dedikçe özellikle gençlerde bu söylem çok ters tepti maalesef.

Tabi bu olay, kendi kader anlayışlarını, kendi (güya) ’emek-adaletçi’ söylemlerini ortaya koymak isteyenlere fırsat doğurdu ve maalesef Müslüman gençler arasında karşılık bulmaya başladı. Bu söylediğim arkadaşların tamamına yakını ‘bizim’ cemaatlerde yetişen arkadaşlar. Gerçekten çok üzüntü verici bir durum bu…

Hocam, bu olaylara karşı tavrımız ne olmalı? Müslümanca bir tavırla, hakkı nasıl ortaya koymalı, hakkı nasıl söylemeliyiz? Nasıl bir söylem ortaya koyabiliriz. Bu konuda bir açıklamaya, yol göstermeye ihtiyacımız var…

Ellerinizden hürmetle öperim.

Allah’a emanet olun.

 

Selamünaleyküm.

İki önemli bulduğum gerçeği dile getirerek söze başlamak istiyorum.

Birinci gerçek şudur:

Kaderi tartışma konusu, Peygamber aleyhisselam efendimize en yakın günlerden itibaren SONUCU HERKESÇE İDRAK EDİLEMEMİŞ büyük bir imtihan konusudur. Kader konusu tartışıldıkça, imtihan alanı genişletilmiş, imanına dair bir meseleyi konuşarak kendini tehlikeye atanların sayısı artmıştır. Her ele alan, ‘hallettim’ derken çözümü biraz daha uzaklaştırmaya sebep olmuştur. Diyebilirim ki, bu konuda ashabı kiramdan başka, kurtulacak şekilde iş halleden de olmamıştır. İman etmeleri emredilmiş, onlar da iman edip meseleyi bitirmişlerdir. Şurasını burasını karıştıranlar ise ağır bir hesap vermek üzere ahirete gitmişlerdir.

Kadere iman konusu, Rabbimizin beyinlerimizi sınamayı murat ettiği konulardan biridir. Böyle bir konuda büyük büyük laflar edenler, yarın Rablerinin huzurunda mahcup olacaklardır. Konuşanların veya yazanların, kulağa hoş gelen âyet hadisli, ıstılahlı sözleri tuzak sözlerdir. İman konularından hiç biri, tartışma gündemi yapılamaz. İman, tartışılarak değil iman edilerek yerleşir. Güya İslam’ı arlanılacak bir konudan kurtarma düşüncesi, esef verici bir anlayışın ürünüdür.

İkinci gerçek de şudur:

Yaşadığımız topraklarda, üç yüz kadar insanımızın elim bir şekilde ölmesiyle sonuçlanan bir kaza olmuştur. Devletin başından, cadde kenarındaki bir bakkala kadar herkes merhamet abidesi kesilmiştir bu olay üzerine. Herkes maden mühendisi, herkes siyasetçi, herkes sağlıkçı, herkes bilirkişi olmuştur anında. Din adına ahkâm kesme kabiliyeti olduğunu vehmedenlerden bazıları da meselenin din boyutunu ele alma durumunda olmuşlardır.

Sadece gülünçlük kelimesi ile beyan etmek istiyorum bu görüntüyü. Ne güzel bir şey, herkes maden mühendisi, herkes acil kurtarma uzmanı, ne güzel! Tiyatro olsa bile seviyesi düşük olurdu bunun.

Oradaki acının sahiplerinden bile daha duygusal basın mensuplarını görmek yok mu, ne kadar sırıtıyor..! Gülmeyi bile değer bulmuyorum bu sahneye.

Olayın üzerinden en fazla bir ay geçtikten ya da maazallah benzer bir facia veya milli bir maç ortaya çıktıktan sonra ise, ölenler öldüğü ile eşleri de dullukları ile kalıp gidecekler. Kaç kere yaşandı bu utandırıcı tablo? Seviyesi bu olan bir tartışma gündemine girmeyi istemiyordum esasen. Kadere imana taalluk eden sözler üzerine mesuliyet altında kalmaktan çekindiğim için yazıyorum. Herkesin her şeyi en iyi şekilde bildiğini kabul ettiği bir ortamda konuşmanın, yazmanın bir yararı olmuyor.

Bu iki hususu bu şekilde belirteyim.

Aynı anda vefat eden üç yüz insanımızın dikkat çektiği ve onların ölümünün kader olup olmadığı tartışmasında cevapsız kalan bir soru daha vardır; bir tek insanın ölümü önemsiz midir? Otuz kişi bir caddede öldürülürken normal midir? Ya da bu faciadan siyasi rant ve iktidar hesabı yapanlar olmasa idi üzerine bu ağırlıkta gidilir miyidi acaba? Samimiyet ölçümü açısından bu da kaydedilmelidir zannederim.

Bu veya herhangi bir facia; gök kubbeden seyredilebilen her olay gibi bir kaderdir. Kader, Allah’ın o işi önceden yazmış olması demektir. Şu fani dünyada, Allah’ın yazmamış olduğu bir şeyin gerçekleşmesini beklemek mümkün müdür? Bir karıncanın ezilmesinden, şu kadar insanın ölümüne kadar her şey kader sonucudur. Buna iman ediyoruz.

İnsanların ayırmakta zorlandıkları ya da ayırmak istemedikleri şey şudur:

‘Bu olay Allah’ın kaderidir’ dememiz ile bir ‘ bu işten Allah razıdır yani böyle istiyordu dememiz fark vardır. Bunu şöyle anlamamız da mümkündür: Her şeyi Allah Teâlâ yazmıştır. Her olay, o yazılmış olan gibi gerçekleşir. Allah Teâlâ, bazı olayları nasıl sonuçlanacaksa o şekilde yazmıştır, yazdığı gibi de gerçekleşmektedir. Bu da kaderin bir soyutudur.  Bu farkı, insanın başına musibet gelmemesi için üzerine düşen tedbirleri almasından, musibet ortamından uzaklaşmasına kadar pek çok alanda irade kullanması üzerinde görebiliriz. Böylece kul, üzerine düşen tedbiri alırken, esasen aldığı o tedbirler de bir kader olarak yazılmış olduğu için sonuç yine kaderin tecellisi şeklindedir. Öyle veya böyle, Allah yazar ve yazdığı gerçekleşir. Allah’ın yazması, kulun iradesine engel veya teşvik değildir. Kulun durumunu, kulun neticede varacağı noktayı bildiği için Allah o kaderi yazmıştır.

Bazılarının vehmettiği gibi, Allah Teâlâ’nın hiçbir şeyden habersiz bir mevkiye konmasını gerektirecek şekilde “KADER DEĞİLDİR BUNLAR” denmesi ne kadar abes ve imanı riske atan bir söz ise, KADERDİR BUNLAR, OTUR KADERİNİ BEKLE tarzından sözler de o oranda abestir, sakıncalıdır.

Asırların çözülememiş kader konusunu medya düzeyinden, iri kavramlar eşliğinde kullanmanın cahillik değilse bile kontrolsüz duygusallık olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şekilde de tartışılarak çözülebilir bir mesele değildir. Zira kaderin çözülememesi de bir kaderdir zaten. İnsan kaderi çözdüğü zaman, kendi akıbetini de belirleyecek biri olur ki bu tam anlamı ile bir saçmalıktır.

Bu feci kazanın vuku bulduğu bölgede, neredeyse her gün o kazadaki kadar bebek, genç, ihtiyar ölmektedir. Birileri toprağın altındaki bir kazada öbürleri de doktorların kucağında yoğun bakımda ölüyor. Ölüm olma açısından ne fark vardır ortada?

Gündemi doldurmak, bir söz söylemiş olmak için, imanımıza taalluk eden hassas konuları kullanmayı tehlikeli buluyorum. Bu bizi, biraz daha ileri noktalarda Allah Teâlâ’nın zatını konuşmaya bile götürebilir maazallah. Bu konulara girmemeyi tercih ederiz. Ne ikna etmek mümkündür ne de o tür sözleri duymaya tahammül etmek. Kimse merak etmesin, bir milli maç ya da başka bir kaza ile gündem değişir. Yeni bir tartışma peydah olur. Herkese de kala kala kaybettikleri, dinine verdiği zararı kalır. Hep böyle oldu bu zamana kadar.

Selamünaleyküm.

Nureddin Yıldız