Siyaseti soranlara mektup

Mevcut siyasi durumumuzu ve durumumuzla alakalı hükmü kavrayabilmek için bazı ilkeleri kavramış olmak gerekmektedir. Bu nedenle şu hususları tespitte fayda mülahaza ediyorum:

1- Allah Teâlâ, kullarını hiçbir şekilde kendi başlarına bırakmamıştır; buna kati bir imanla iman ediyoruz. Ancak, bazı meselelerde ayrıntılı bazılarında da dar bir alanda kurallar koymuşken, kendi bileceği bir hikmete binaen de bazı meseleleri içtihada açık bir alanda bırakmıştır. Şüphesiz hikmetinden sual edilemez. Kulluk anlayışımız, her halükârda teslimiyet üzerine kuruludur.

Kur’an ve hadislerin açık ilgi alanına aldığı konularda hiçbir mü’minin söyleyebileceği bir sözü olamaz. İçtihat gerektiren konularda ise içtihada ehil müçtehitlerin yaptıkları içtihatlar mü’minler için kaynak durumundadır. Özellikle Ümmet’in ulemasının kahır ekseriyeti tarafından benimsenen görüşler çok önemli bir kaynak durumundadır. Bu içtihat bir icma’ seviyesine ulaşmış ise bağlayıcılık oranı daha da güçlenmiş demektir.

2- Allah Teâlâ, mü’minlerin tali meselelerde tek bir görüş etrafında toplanmalarını murat etmemiştir. Temel imanî meselelerde, ana ibadetlerde tek görüş ve tek ilke etrafında olmamız talep edilmiştir, öyle de olmaktadır. Ancak, imanla birinci dereceden bağlantılı olmayan mesela meleklere iman gibi olmayan meselelerde tek görüşlülük peşinde olmak makul değildir.

Bu ilkenin gereği olarak da mü’minler, birbirlerinin farklı düşünmelerine tahammül etmesini bilmelidirler. Mü’minlerin kâfirlerle mücadele eder gibi birbirlerinin farklılıkları ile mücadele etmeleri bir enerji zayiatı, taktik hatası, kendi sonunu hazırlama, düşmana karşı pasif kalma ve şeytanın tuzağına takılma olarak adlandırılabilir. Siyasetten fıkıhtaki tali meselelere kadar her konuda bu kuraldan söz edebiliriz.

3- İnsanların yönetilmeleri sorunu en az insan kadar eski ve köklü bir sorundur. İslam’ın hayata hükmetmeye başladığı asırda da ilk ortaya çıkan sorunlardan biri bu sorun olmuştur. Zira İslam, hayat etrafında bir dindir. İnsanın hangi sorunu varsa o sorun, İslam’ın ilgi alanına girmektedir. Yönetimle ilgili kuralların ağırlıklı bir bölümü Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde konmuştur. Ayrıntılar denebilecek bir bölümü ise zikredilmemiştir. Bu zikredilmeyen kısım, Peygamber aleyhisselamın vefat ettiği gün hatta saatten itibaren sorun olmuştur. Belki de bugün Müslümanlar arasında zikredilen tartışmaların önemli bir kısmının ucu o günkü tartışmaya dayanmaktadır.

Müslümanlar olarak on dört asırdan bu yana nasıl ve kim tarafından yönetileceğimize dair tartışmalardan arınabilmiş değiliz. Bu tartışmalarda bazı Müslümanlar, adeta İslam adına başka bir iş yok gibi bir tavırla yönetilme konusunu kendilerine din edinmişlerdir. Şiilik böyle bir anlayışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunların karşısında bir başka anlayış da adeta İslam’a iman edenler için yönetme ve yönetilmeye dair hiçbir sorun yokmuş gibi tavır almışlardır. Şüphesiz her iki tavır için de aşırılıktan söz etmemiz mümkündür. Zira İslam, içinde yönetme ve yönetilmeye dair kuralların da bulunduğu ve hayatın tamamını ihtiva eden bir kurallar bütününün adıdır. Bir parçayı alarak onun etrafında din oluşturmak, dini ondan ibaret anlamak namaz için dahi doğru değildir. Namazı bile onca yüksek değerine rağmen İslam’ın hayata bakan tek penceresi olarak göremeyiz.

4- Dinimizin bize verdiği ve üzerinde yürümemizi emrettiği kurallardan biri, BÜTÜNÜNÜ BULAMADIĞIMIZIN BULABİLDİĞİMİZ KADARINI DEĞERLENDİRME kuralıdır. Müslümanlar olarak, ‘Asr-ı Saadet’ döneminin özlemi içinde olmamız kadar tabii bir duygu yoktur elbette. Ama yakalayamadığımız bir hedefin ardından oturup matem tutma yerine o hedefe en yakın noktaya doğru koşmayı tercih ederiz. Namazı bile ayakta kılamayana kılabildiği kadarı ile kılma imkânı verilmektedir. Yeter ki ‘ayakta kılamıyor’ olmakla ‘ayakta kılmıyor’ olmak arasındaki farkı bilmiş olalım. Halifeli, Şeriat’ın tatbik edildiği bir toplumda yaşamayı arzu ederiz/etmeliyiz de. Eğer böyle bir toplum bulamıyorsak, bulduğumuzda mü’min kimliğimizi koruruz. Yeter ki, ‘bizim müstakil devletimiz’ olan evlerimizde bile Şeriat’sız yaşarken böyle bir iddia ve talepte bulunma çelişkisine düşmüş olmayalım.

5- Müslümanlar olarak Hilafet müessesesini kaybederken aslında bize ait çok şeyi kaybettiğimizi çok geç anladık. Belki bir Hasan el-Benna bunu erken anladı. Kayıptan bir iki yıl sonra harekete geçti ama geçen bir asra yakın zamana rağmen Hilafet düzeyinde bir gelişme kaydedemedik. Yine de tamamen boş durulmuş değildir. En azından neyi kaybettiğimizi, neyin üzerinden yol alacağımızı anlamaya başlamış bulunuyoruz. İlim adamlarımızın Kur’an etrafında dönen bir programla yetişmesi ile modernize kılıflı programlarla yetiştirilmesi arasındaki farkın maliyetini yeni yeni idrak etmeye başladık. Büyük bir başıboşluktan sonra henüz yakın yıllarda siyasetin de dinden olduğunu, siyaset şuuru olmayanların dini bir bütün olarak kuşanamayacağını konuşmaya başladık. Siyasetin onca önemine rağmen zihinlerimizde oturaklı bir yer bulmasını halledememişken, idare ediliş tarzımız üzerine yapacağımız tartışmaların ne denli sağlıklı olacağı bellidir.

6- Hilafet sonrası dönemde başıboş kalan İslam âlemini kraliyetler, emirlikler, demokrasiler, cumhuriyetler ve ne olduğu belli olmayan sistemler yönetmiştir. Türkiye bunlar içerisinde demokrasi bölümüne düşmüştür.

Demokrasiyi ilk getirenler, onu Hilafet’in manasında gizli bir sistem gibi takdim ettiler. Önceleri Müslümanlar tam anlamıyla şok oldular. Her şeyin iyi gittiğine inananlar oldu. Kendine ve dünyasına küsenler oldu. Açık bir isyana kalkışanların yanında gizli gizli ayaklanma hazırlığı yapanlar oldu. Başımıza gelenlerin cehaletten ve iman zafiyetinden kaynaklandığını düşünüp birebir denebilecek eğitim metotları ile çalışma yapanlar görüldü. Bu arada da yeni sistemi ihdas edenler, kurdukları hesapların üzerinden sistemlerini köklendirmeye çalıştılar. İslam, kapkara bir düşman olarak görüldü. Her şeyi ürkütücü gösterildi. Müslümanların umutları gitti geldi. Umut verenler oldu, korkutanlar oldu.

Bu dönemde Kur’an, ezan, kültür, yazı büyük darbeler gördü. İlk ayakta tutma çalışması Kur’an için yapıldı. Yıllarca ezan dinlenemedi, ona da Allah bir çıkış yolu gösterdi. Ama yönetmek ve yönetilmek Müslümanların en son idrak ettiği kavramlar arasında kaldı. O kadar ki, YÖNETEBİLİRİZ iddiasında bulunanlar istihza meselesi haline geldi. Adeta, ‘İslam yönetilmek içindir, yönetemez!’ demeye getirdiler. Fakat Allah Teâlâ, nurunu her zaviyeden izlenecek şekilde tamamlamak istedi. Müslümanlar siyasete de el attılar. Onda da bir hamle yapıldı. Kazanılanlar oldu, kaybedilenler oldu.

7- Nasıl Müslümanca yaşayacağımız ve İslam’ı yeryüzü hükümranlığına nasıl getirebileceğimiz konularında iki husus dikkatimizi çekmektedir:

a- Ümmetimiz İslam’ı indiği günün orijinalliği ile yaşama, hakim otorite hâline getirme konusunda büyük mesafeler kat etmiştir. O kadar ki, Müslümanların başında bir asır önce Halife’nin bulunduğu günlerle kıyas edildiğinde bile İslam, daha geniş kitlelerce ve daha derin anlayışlarla algılanmaktadır. Pratikte büyük sıkıntılarla karşılaşılsa bile, mesela düşman olarak sadece topraklarımıza ordularını yığanlar görülürken bugün, kültür emperyalizmi ile mücadele taktikleri üzerine büyük mesailer kat edilmektedir. Bunun farklı alanlardaki örnekleri çoğaltılabilir.

b- Buna paralel olarak da Müslümanlar arasında, ‘nasıl ve ne ile, ne yapılacağı’ konusundaki tartışma derinleşmiştir. O kadar ki, İslam adına iş yapacak olanların birbirlerini giderme gayretlerinin, düşmanları giderme gayreti kadar yoğunluk kazandığı anlar ve mekânlar da olmuştur. Hâlbuki, herkesin becerebildiğini yaparak bir tuğla koyma, bir diken kaldırma siyaseti gütmesi mümkündü ve daha doğru olandı.

8- Allah Teâlâ, bazı meselelerin kullarının içtihadı ile hallolmasını bilerek ve dileyerek takdir buyurduğuna göre biz, içtihat ederek halletmek zorunda olduğumuz meselelerde içtihat eden mü’min vasıflarını kollamalıydık. Kimsenin içtihadı vahiy değildir. Kimse de nebi makamında değildir. Doğru olacağını zan ederek bir şeyler yaparken ilk hatamız, yaptığımızın tek doğru olduğunu vehmetmek olur

İslam’ın yönetme arzusunu dillendirirken iki sınıf Müslüman’dan söz etmek mümkündür. Birincisi, dışarıdan proje üreten, özel hayatını bütün Müslümanların hayatına uyarlamayı masa başında becerebileceğini zanneden sınıftır. Bu sınıf, meydana çıkmayan bir projeyi yürüttüğü için Kur’an ve Sünnet içtihatlarını, her şeyi Allah rızasına göre yapma iddialarını sık sık dillendirirler. Onların bir hatası da olmaz, zira sadece konuşmaktadırlar.

İkinci sınıf ise, meydana çıkıp çalışan sınıftır. Bu sınıfın tenkit edilebilecek hatası daha çoktur. Çünkü iş üretmektedirler. Masa başında değil, iş başındadırlar.

Her iki sınıfın dengeli bir noktada bulunması da mümkündür şüphesiz ama bu belki uzun bir zaman sonra gerçekleşecektir.

9- İçtihat etmeyi, din için gayret etmeyi inkâr etmediğimize göre, birbirimizin içtihatlarını da müsamaha ile karşılamaya mecburuz. Birbirimizle uğraşmak, ayıplarımızı araştırmak yerine daha iyisi olduğuna inandığımızı yapmak doğru olandır.

10- Demokrasi veya başka bir beşeri sistemi benimsemek, hayat tarzı olarak görmek elbette itikat açısından büyük bir tehlikedir. Ama aynı şey, bu sistemleri bir basamak olarak görmek için söylenemez. Zira bu ikinci tutum bir taktiktir. Mü’min, taktikte hata edebilir ama o hatasından ötürü tekfir edilemez.

Aleni bir taviz ve inkârda bulunmamak, zarar oluşmadıkça büyük konuşmamak, birbirimizi üzmemek gerekir. Şüphesiz kullandıkları basamaklar tarafından kendileri kullanılır hâle gelenleri bu gündeme tabi tutmuyoruz. O ikinci bir sorun olarak karşımızdadır.

11- Görülüyor ki, ‘nasıl bir siyaset?’ konusu da bir siyasettir.

Nureddin YILDIZ
facebook.com/nureddinyildiz
twitter.com/nurettinyildiz