Selefilik ve Vahhabiliği Soran Müslümana Mektup

Selamünaleyküm hocam;
Sizlerin derslerinizi dinliyoruz. Çok hoşumuza gidiyor, Allah razı olsun. Bir soru sormak istiyorum. Bu gün kendine Selefiler diyenlerin maksadı nedir, onların Vahhabilerle alakası var mı? Cevabınızı merak ediyorum.

Selamünaleyküm,
Günümüzde yanlış anlaşılan, isim olarak kullanılırken de yanlış kullanılan kavramlardan biri SELEFÎ kavramıdır. Selefî, ‘bu ümmetin ilk üç mübarek nesline bağlı olan’ anlamında kullanılmaktadır. O ilk üç nesil de ashabı kiram nesli, onlardan sonraki tabiin nesli ve onlardan sonra gelen nesil olmak üzere üç neslin büyükleridir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu ümmetin en hayırlılarının kendi zamanında yaşayanlar yani ashabı kiram olduğunu haber vermiştir. Onların ardından da onların peşinden gelenlerin hayırlı olduğunu söylemiştir. Onların ardından da üçüncü nesli övmüştür. Dolayısıyla bir Müslüman olarak şuna inanıyoruz: Biz ne yaparsak yapalım, zamanlama itibariyle ilk üç nesil gibi olamayız çünkü o üç nesli Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem övmüştür. Onların övülmüş olmaları da, kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanların, onları beğenmeleri, onlar gibi olmaya çalışmaları sonucunu getirmiştir. Nerede yaşarsa yaşasın, hangi zamanda yaşarsa yaşasın her Müslüman, selef gibi olmayı yani ashabı kiram ve onların izinden giden ikinci ve üçüncü nesil gibi olmayı isteyecektir. Akıl da böyle der, elimizdeki din bilgisi de bunu öğretir.
Onların bu övülmüşlükleri ve övülmeyi hak edişleri ise sadece yaşadıkları zamandan kaynaklanmıyor. Bilakis yaşadıkları İslam’ın aslına en uygun İslam olması, fedakârlıklarındaki samimiyet, ibadetlerindeki ciddiyet, cihatlarındaki eşsizlik gibi nedenlere onlar önümüze müberek nesiller, örnek şahsiyetler olarak konmuşlardır.Bu durum, asırlardan beri ortaya iki kavram çıkarmış bulunmaktadır.
Birincisi, SELEFİSALİHİN KAVRAMIDIR.
İkincisi de, SELEFÎ kavramıdır. Selefisalihin, ‘salih/iyi geçmiş’ anlamınadır. Kastedilen de o üç nesil olmaktadır.
Selefî de, ‘selefisalihinin izini takip eden’ anlamında kullanılan bir kavramdır.
Dolayısıyla selefî olmak bugünkü bir tarikat ya da grup değildir aslında. Tam aksine selefî olmak, ashabı kiramın izinden gitmek, onlar gibi titiz bir Müslümanlık yaşamak demektir.
Burada şunu takdir ediyor olmalısınız:
Selefî olma iddiası, nihayetinde bir temenni ve iddiadır. Bu iddianın içini doldurmak yani kişinin iddia ettiği gibi selefisalihinin yaşadığı Müslümanlığı yaşaması gerçek de olabilir, kuru bir iddia da olabilir. Bu yaşantı içinde hatalı tutumlar, sözler de olabilir. Kişiden kişiye değişir bu. Gerçekten selefî olan birinde şu özellikleri görmemiz gerekir:
a) İmanı, ashabı kiramdaki gibi kuvvetlidir. Allah’a tevekkülü sonsuz denecek yapıdadır. Dünyaya tenezzülsüzdür. Biriktirmez infak eder, cihat eder, sabırlıdır, sebat ehlidir.
b) Ahlâkı mükemmeldir. Çekiştirmez, gıybet etmez, yalan konuşmaz. Seviyesiz işlerle meşgul olmaz.
c) Allah korkusu, üzerinde hissedilir. Ona ‘Allah’tan kork’ dendiğinde rengi değişir, nabzı düşer, ölecek gibi olur.
d) Âyet, hadis düşkünüdür. Âyetler okunduğunda kendinden geçer. Hadis dinlediğinde gözü açılır.
e) Asla felsefe yapmaz. Din üzerinden bir konu tartışmaz. Cedelci değildir. Benim dediğimi olsun diye tutturmaz. Saatlerce ‘benim dediğim doğurdur’ tartışmalarına ölse sokamaz onu kimse.
f) Dinini yaymak için gayret eder. Emribilmaruf yapar, nehyianilmünker yapar. Islah etmeye çalışır.
g) Sadaka veya yardım almaz. Kimseden bir şey istemez. Kıt kanaat geçinir ama el uzatmaz. Birinin bağışını sofrasına yemek olarak, çocuklarına rızık olarak aldığı görülemez.
h) Zulmetmez, zulme uğramaz. Zulme rızası yoktur.
i) Mü’min kardeşlerini canı ciğeri bilir. Bir mü’min için bir şehirden öbürüne gider gelir. ‘Ben olmasam da olur yeter ki mü’min kardeşim olsun’ der. Mü’min insanı kaybetmekten korkar.
j) Başta namaz olmak üzere ibadetlerine düşkündür. İbadet eder, ibadetten zevk alır. Riyadan uzak durur. İnsanların ne diyeceğine bakmaz. Gecelerini Rabbi ile başbaşa geçirmeye çalışır. Uyku müptelası değildir. Düzgün bir aile hayatı olur; eşlerinin hukukuna dikkat ederler. Erken evlenirler.

Ashabı kiram hakkında daha neler biliyorsak, onların izini sürdüğünü iddia edenlerin de onları taklit etmeleri pek tabii olarak gerekecektir.

Bugünkü selefîlik iddiasında olan ya da insanların onlara selefî ismini verdikleri mü’min kardeşlerimize gelince şu tespitleri yapabiliriz:
Bir kere, bu saydığımız özellikler kişinin kalbindeki özelliklerden oluşmaktadır. Kalbi de ancak Allah Teâlâ bilir. Biz bir insanın kalbinin, ne kadar imanlı ne kadar da nifaklı olduğunu ne bilebilir ne de iddia edebiliriz. Herkes, yarın Rabb’inin huzurunda hesap vermek üzere çalışmaktadır. İnsanların kalpleri üzerinden hüküm vermemiz söz konusu olamaz. Bu kardeşlerimiz için de ‘gerçekleri şöyledir, böyledir’ türünden bir söz sarfedemeyiz, Allah’tan korkarız. Onları da, işlerini de Allah’a havale ederiz. Nihayetinde biz de onlar gibi, yarın Allah’tan karşılığını bulacağımız işler yapıyoruz.
Bunun yanında iki şeyi de onlar adına eksiklik ya da uygun olmayan tavır olarak öne çıkarabiliriz. Bu iki şey, esasen onlara ait değildir. Olması da gerekmez zaten ama insanlar onları bu iki şeyle anmakatadırlar.
Bunların birincisi Vahhabilik denen gurubun selefîliğin aslı gibi bilinmesidir ki, kökten yanlış bir bilgidir bu. Vahhabilik çok yakın zamanlarda ortaya çıkmış bir harekettir. O hareketin de doğruları eğrileri vardır. Onlar da ayriyeten konuşulabilir ama asla ve asla selefîlik Vahhabiliğe dayandırılamaz. Birinin kökü en fazla iki asırdır, diğerininki ise on dört asırdır. Bunu iyi tespit edelim. Evet, Vahhabiler de, ‘biz selefîyiz’ diyerek yola çıkmışlardır. Kesişen nokta da burasıdır zaten. Onlar da selefîlik iddiası ile ortaya çıktıkları için, onlardan sonraki her selefîlik iddiası onlara dayandırılmak istenmiştir. Böyle bir dayandırma kesinlikle hatadır. Aynı şekilde İbni Teymiye’nin de Vahhabilik ile alakası yoktur. O da selefîliğin aslı değildir. Onun için de söylenebilecek söz olsa olsa ‘İbni Teymiye de selefiidir’ şeklinde olabilir.
İkinci olarak da, selefîlik iddiası ile ortada duran kardeşlerimiz, Allah onlardan razı olsun, esasen muhteşem bir işin canlanması gibi bir iş için ortada bulunmaktadırlar. Her mü’min iyi bir selefî olmadıkça nasıl cennete girer? Hepimiz selefî olmaya mecburuz da. Hanefî de olsak, Eş’arî de olsak, özümüz selefî olmaya mecburdur. Yol selefin yoludur. Hak onların tuttuğu şeyin adıdır. Cennet, selefin izini sürenlerin yeridir. Ancak bugün selefî olarak önde duran kardeşlerimizin iki noktada taktik hatası yaptıklarını ya da onları tenkit edenlerin gürültüsünün bu iki noktayı çok öne çıkardığını, onların da bunu fark edemediklerini söyleyebiliriz. Bu noktalardan biri, dini yüzeysel şekillerden ibaret gibi hissettirmektir. Pantolonun paçalarının kısa olması, dinin tamamıdır şeklinde bir anlayış abestir. Sakalların dağınık olması ile mükemmel bir Müslümanlık oluşmuş olmaz. Namazda ellerini şu şekilde bağlamadıkça cennete giremezsin seviyesine çekilmiş tartışmalar abestir, ziyadesiyle abestir.
İkinci nokta da şudur ki, esasen böyle bir şey selefin metodu değildir zaten. Bu kardeşlerimiz, ashabı kiramın kâfirleri imana kavuşturmak için yaptıkları her şeyi mü’minlere tatbik etmek istemektedirler. Selefîlik iddiasında olanlar ya da insanların o isimle andıkları, bütün mesailerini mü’min kerdeşlerini ‘imana kazandırmaya’ harcarlarsa bu, olsa olsa ‘su öğütmek’ olur ancak. Onların bu taktiklerindeki samimiyeti şöyle veya böyle konuşabiliriz ama batıldır, siz kasıtlı yapıyorsunuz şeklinde tartışmayız şüphesiz. En başta dediğimiz gibi, kalpler Allah’ın elindedir, hüküm de sadece O’nun hükmüdür. Bizimki zandan ileri gitmez, gitmemelidir de. Ama şunu söyleyebiliriz. Eğer bu kardeşlerimiz, ashabı kiramın yolundan giderken, ashabın küfürle mücadelesini, onların mal ve can vererek gösterdikleri cesareti, burada mü’min insanlar üzerinde gösteren birileri olurlarsa biz de deriz ki siz, kâfirlerin gücünden çekiniyorsunuz da, mü’min nasıl olsa size zarar veremez diye gücünüzü mü’min üzerinde kullanıyorsunuz. Meydanlara çıkamıyorsunuz ama camileri meydan yerine koyuyorsunuz! Bu da cihat değildir. Asla böyle bir mantık selefin izinden gitmek olamaz. Camide Bedir’deki gibi cihat olmaz. Mü’min insana, gurur yapmak ibadet değildir. Bir pantolon paçası İslam’ın sancağı olamaz, yapılamaz. Paçaların uzun veya kısa olması, dinimizin hükümlerinden bir hükümdür. Hadislerle sabit bir meseledir. Asla hafife alınamaz. Bilerek hafife alanın aklından şüphe ederiz. Bir pantolon paçası, bir ordu sancağı da değildir. Her şeyin dengede tutulması gerekir. Pantolon paçası bir din hükmü ise, sakal bir din hükmü ise ebeveynin gönlünü yapmak da bir din hükmüdür. Üstelik pantolon paçası Kur’an ile sabit değilken ebeveyn rızası Kur’an âyetleriyle sabittir. Sakal bir din hükmü ise mü’mine küfür isnat etmemek de bir din hükmüdür.
Dengede olmak gerekir. Aşırılıktan kazanan tek taraf şeytandır.Bu kardeşlerimiz adeta, kaç kişiyi imandan attıklarını sayıp, ondan mutlu oluyorlarmış gibi gösterilmek istenmektedirler. Sanki onlar da bundan mutlu oluyorlarmış gibi gösteriliyor bize. Bu gayet çirkin bir isnattır. Bu mantıkta olan varsa o da, kıyamete kadar secdede kalsa yine selefîi olamaz. Selefîlik, cehenneme kütük toplama mezhebi değildir. Cehennem kütüklerinden cennet çiçekleri üretmek için ter akıtma, gözyaşı boşaltma mezhebidir.
Selefîlik, bu ümmetin selefisalihininden olan Ebu Hanife’yi ve onun gibilerini bir fakülte hocası yerine koyup aşağılama olamaz. Ebediyyen olamaz! Taşlar eriyip tuz olur da selefîlik Ebu Hanife’ye ve Malik bin Enes’e dil uzatmak olamaz. Çocukların babaları doğurması kadar gülünç bir iddia olur bu. Bunu tiyatro olarak dahi seyredemeyiz biz.
Umumiyetle mizacı sertliktan yana olanların kendilerine selefîlik meşrebini uygun buldukları söylemine katılmamak istiyorum ama ne yazık ki realite o tarafı gösteriyor. Hâlbuki ashabı kiram, her mizaçtan insanların topluluğudur. Şu şekildeki insanlar sahabidir, başka mizaçtan insan yoktu içlerinde diyemeyiz. Ömer gibi sert mizaçlısı vardı, Osman gibi melekleri imrendireni vardı. Allah onlardan razı olsun.
Netice olarak size tavsiyemiz şudur:
Biz mü’minlerden başkası değiliz. Hiçbir adlandırmayı kabul etmeyiz, sadece mü’minleriz, Müslümanlarız.
Elhamdülillah.
Birilerinin bize şu veya bu ismi vermesinin, bizi tarikatlara, cemaatlere, gruplara göre zikretmesinin bizim gözümüzde bir değeri yoktur. Biz mü’miniz, Müslümanız, başka bir şey değiliz, olmayacağız inşaallah.
Hiçbir kardeşimizle kavga etmeyiz. Bizimle kavga edeni de dürteriz ama ona alet olmayız. Fitneye karışmayız, mü’minler arasında ayrılık olmasından şiddetle kaçınırız. Yapabildiğimiz kadar dinimize hizmet ederiz. Önce kendi imanımızı sonra da çevremizdekilerin imanını kurtaracak gayret içinde oluruz. Eksikliklerimiz için Allah’tan mağfiret diler, rahmetine sığınırız. Mü’minler arasında fitne olmasın diye çırpınırız, şeytanı sevindirmeyiz. Sabreder, aceleci olmayız. Garipliğimizi bilir, garipçe yaşarız. Dinimizin haramları ve mekruhları, farzları ve nafileleri olduğunu bilir ona göre hareket ederiz.
Çok dua eder, çok büyük ufuklu olmak isteriz.
Çevrenizdeki oluşumlara takılmayasınız sakın. İleri bakın, ilerideki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi ve ashabını görün. Onlarla buluşacağımız yeri, Havz’ı görün. Görün ve gözünüzde tütsü o muhteşem buluşma. O göklerin yere ineceği anı unutmayın. Takılır kalırsanız bu günübirlik işlere kaybedersiniz maazallah. Sabredin. Sabır sadece düşmana ve şaytanın şu veya oyununa sabretmek olmaz. Böyle iç fitnelere sabretmek de sabırdır. Hem de en güzel sabırlardandır.
Aman sabredin, mü’min ile cedelleşmeyin, mü’min ile gün öldürmeyin. Bırakın herkes hak bildiğini yapsın. Nasıl olsa karşılıkları verecek olan Allah’tır. O’da her şeyi en güzel görmekle görüyor ya! Melekleri kaydediyor ya, yetmez mi bize, yetmez mi?
Selamünaleyküm.

Nureddin YILDIZ

www.twitter.com/nurettinyildiz
www.facebook.com/nureddinyildiz
www.sosyaldoku.com
www.fetvameclisi.com
www.ailehayati.com
www.gencdoku.com