Farklı İslami düşüncelere karşı ‘diğer’ sendromunu soran gence mektup

Kendimden örnek vererek çoğumuzun muzdarip olduğu bir durumdan bahsetmek istiyorum. Ben İslam’ı anladığım ölçüde Müslüman bir duruşa sahibim fakat herkesin İslam’ı -temel noktalar dışında- benim gibi anlamadığı net. Burada ortaya çıkan bir problem var. İslam’ı benden farklı şekilde anlayan Müslüman, otomatik olarak ‘diğer’ oluyor ve hedef tahtası haline geliyor. O böyle yanlış, şöyle yanlış gibisinden eleştirilere maruz kalıyor. Ve aynı hakkı da karşı tarafa vermiş oluyorum. Yani onun gözünde de benim Müslümanlığım ‘diğer’ oluyor, sanki farklı bir dine inanıyormuşuz gibi. Sorum şu: İslam kardeşliği ne kadar müsaade ediyor bu eleştirilere? Haddimizi aşıyor muyuz? Eğer o da Müslüman ben de müslümansam tüm farklılıklara rağmen kardeş gözüyle bakmak mı yoksa ‘diğer’ gözüyle eleştirel bir açıdan bakmak mı en doğrusu?

Aziz kardeşim,

Yaratılış gayemizin imtihan olduğunu hepimiz biliriz. Bu imtihanımızın ana teması da ‘hangimizin daha iyi iş yapacağının bilinmesi’ üzerine kuruludur. Ne yaparsak yapalım, döneceğimiz dairede ‘hangimizin daha iyi iş yapacağı’ etrafında dönen bir yörüngede bulunacağız. Bu hususta tartışılacak bir şey yoktur. Evimizde eşimizle yaşadığımız yıllar da, çocuklarımıza annelik babalık yaparak geçirdiğimiz yıllar da bu sonuçları göstermek içindir. Evlatlık yaparken de bu dairede dönüp duruyoruz aslında. Birimiz bir mahalle mescidinde imamlık yaparken, diğerimiz Müslümanların çocuklarına tahareti öğretirken, her durumda geçirdiğimiz imtihan, hangimizin ‘daha iyi iş yapacağı belli olsun’ diyedir. Milyonlarca yıl önce ruhumuzun yaratılmış ve kaderinin belirlenmiş olmasındaki sır da budur. Kur’an’ımızın beyanıyla ‘hepimiz çalışacağız. Çalıştığımızı da Allah da Resûlü de, mü’minler de göreceklerdir.’

Bunun için varız.
Bedir, Uhud, Hendek bunun için vardı. Hicret bunun için yapıldı. Bunun için yollara düşüldü.
Aziz kardeşim,
Bu sözlere kimsenin itiraz edeceği yoktur şüphesiz. Şöyle veya böyle herkes bunları düşünüyordur. Fakat başka bir hususu kavrama sıkıntısı çekiyoruz. Allah Teâlâ’nın mü’min kullarını imtihan etmesini, ‘kimin daha iyi iş yapacağının belirlenmesini’, çocukluktan beri okuyup öğrendiğimiz taşlar üzerinde kıvranan Bilal hikâyeleri üzerinden anlamak istiyoruz. Allah imtihan ederse Ebu Cehil gönderir, Ebu Leheb gönderir gibi algılıyoruz. Evet, doğrudur. Allah Teâlâ onları gönderir ama bu gönderme ‘Ebu cehil gönderir’ şeklinde olmamalıdır. Doğru olan: ‘Allah Teâlâ imtihan olarak Ebu Cehil de gönderir’ şeklindedir. Yani Ebu Cehil, imtihanlardan bir imtihandır sadece. Ve hiçbir şekilde, bir imtihan diğerinden kolay veya zor değildir. Her imtihan, o günün kazanma kurallarını ihtiva etmektedir, o kadar. Zira, imtihanın bedeli olan cennet aynı cennettir. Teklif aynı tekliftir. İmanda bir değişiklik var mı? Adem aleyhisselamdan bu yana iman aynı iman olarak geliyor. Allah aynı Allah, kul aynı kul, şart aynı şart, iman aynı iman. Tabii olarak renkleri ve şekilleri değişik olsa da imtihan da aynı imtihan olmalıdır. Öyledir de.

Bu bizi şu sonuca sevk etmektedir:

Bugün biz ne ile mücadele etmek durumunda isek imtihanımız odur. Onu kazanmaya mecburuz. Siyasi alanda da, eğitimde de hep böyledir bu. Mesela bugün aile mücadelesi bir Bedir gibi, Uhud gibi önümüzde dururken, biz Bedir hasreti ile yandığımızı ilan etsek aldanmış oluruz. Herkesin evinde bir Bedir vardır aslında. Şu veya bu konuyu buna örnek zikredebiliriz.

Yukarıda işaret ettiğim gibi biz ise imtihanı, siyerde öğrendiğimiz acıklı sahneler üzerinden görmek istiyoruz. İstasyonda bir yolcuyu beklediğimizi söylerken başka yolculara takılan gözümüz yüzünden aradığımız yolcuyu kaybediyoruz gibi bir durum oluşmaktadır.

Zamanımızda yaşanan en basit örneklerden ikisini zikredebilirim.

Bu örneklerin birincisi, yirminci yüzyılın ikinci yarısını kasıp kavuran komünizm fırtınasıdır. Müslümanlar onun şerrinden kurtulmayı Amerika’nın Rusya’yı mağlup etmesi olarak gördüler ve Amerikancılık adeta bir ibadet gibi telakki edilmek istendi. Pek çok Müslüman kardeşimiz yıllarca Amerikancılık yapmayı bir iş zannettiler. Komünizmin bir tehlike yani o zamanın imtihanı olduğu kesinlikle doğrudur. Ama komünizm gidince imtihan bitmiş mi oldu? Anlamakta zorlanılan şu idi: Allah Teâlâ, bir dönem için o belayı kullarına musallat etti. O bela gidince yerine gelen liberalizm ya da Amerikan rüzgarı da bir bela idi. O da bir imtihandı. Bunu anlamakta gecikince dinimize ait pek çok inceliği de yitirmeye yüz tuttuk.

Bir başka örnek de yaşadığımız ülkede esen İnönü fırtınası ile gerçekleşti. Müslümanlar ezandan Kur’an tedrisatına kadar ağır bir imtihan dönemi yaşadılar onun zamanında. Elbette zalim biri olarak onu bütün mü’minler ebediyete kadar lanetle anacaklardır. Allah’ın laneti bütün zalimlerin üzerine olsun. Ancak onu devirip yerine gelen yeni sistemin, onca cazibesine ve Müslümanlar açısından büyük bir ferahlık getirmesine rağmen onun da bir imtihan olacağını tasavvur etmede gecikme oldu. Bunun da bedeli yıllara mal olacak bir sürece yayıldı. Allah adına iş yapan niceleri, Allah’a ait olmayan bir sistemin karşısına geçip, dinlerine ait sistemi müdafaa ederken birden bire başkalarının sisteminin en keskin savunucuları olabildiler. Bu bir erimedir. Bu bir imtihanı anlayamamadır.

Allah hepsinden razı olsun. Ashabı kiram için de böyle bir sıkıntı söz konusu olmuştur. Onlar da Ebu Cehil’li yıllardan sonra Kisra’nın altınları ile yüzleşince bir an sendeledikleri oldu. İmtihanın değiştiğini anlayanlar işi çabuk kavradılar. Ömer bin Hattab radıyallahu anh, Medine’de develer dolusu mücevheri önünde görünce, imtihanın Ebu Cehil’den mala kaydığını anladı. Ona göre de kendine çeki düzen verdi.

Bütün bu sözlerden sonra sizin sorunuza gelebilirim.

İşte cevabım:

Sizin camilerin kapalı olduğu bir imtihana muhatap olmanızla camideki kardeşinizle karşı karşıya gelme hâliniz aynı imtihandır. Kur’an’ınızın yasaklı bir kitap olmasıyla, çocuğunuzun çok zeki olmasından ötürü onu fen bilimlerine kaydırma veya Kur’an’a vakfetme arasında gel git yaşamanız bir imtihandır.

Dün, tesettürümüz jandarmaya takılıyordu. Bir imtihan yaşıyorduk değil mi? Bugün kime takılıyor da kadınlarımız tesettürü berbat edecek hâllere giriyorlar? Cevap tektir: O bir imtihandı bu da başka bir imtihandır.

Azizim,

Mü’min insanla kâfir insan arasında hiçbir fiziki fark yoktur. Aynı bedenleri kullanıyoruz. Mü’min de acıkıyor kâfir de. Mü’min de üşüyor kâfir de. Mü’min de sinirleniyor kâfir de. Allah Teâlâ mü’min olanlardan insanlıktan kaynaklanan yapılarını bırakıp yaşamalarını istemiyor.

Vücudumuzdaki kan, kanımızdaki hücre gibi içimizde var olan mal sevgisine, şöhret arzusuna, azgın şehvete rağmen mü’min ölçülerinde kalmamızı isteniyor.

İmtihan da budur. Bu zamanın yükselen imtihan değeri de budur. Bunu kazanan imtihanı kazanmış olacak.

Ben, mü’min olarak Allah’ın emrettiği gibi olacağım. Öbür mü’min de öyle olmak zorunda ama olmuyorsa bu onun hesabıdır. Ben, benim hesabımdan mesulüm. Değil mi Allah, benim yapmam gerekeni yapınca bana sevap yazıyor, öbür mü’minden görmem gereken müspet tavrı görmeme karşı sabretmeme de sevap yazıyor; bu kesin midir, kesindir. O takdirde ben hiçbir şekilde kaybeden olmam. Yeter ki imtihanı, Ebu Cehil ve İnönü ile sınırlamayayım.

İşte imtihanımız: Azdıran ve imanı unutturan bolluk!

İşte imtihanımız: Kur’an, okunması yasak olduğu için okuyamama şartlarından ona ayıracak vakit bulamadığımız için okuyamama hâli!

İşte imtihanımız: Allah’ın adını kullanarak kıydığımız nikâhlarla kurulu evlerimizde mobilya kurallarına göre yaşama erimişliğimiz!

Geniş bakmaya çalışalım. Sorunlardan da ecir çıkarma seviyesine ulaşalım.

Rabbimiz işimizi kolay etsin, ayağımızı sabit kılsın.

Dualarınızı bekleriz.

Nureddin YILDIZ
facebook.com/nureddinyildiz
twitter.com/nurettinyildiz