“Eğleneceğiz ve dinleneceğiz ama nasıl?” diye soran Müslüman’a istikamet kazandıran bir mektup

Efendimiz aleyhisselamın yahut sahabenin düğünleri, eğlenceleri nasıl olmuştur? İslam’a göre eğlenmenin, dinlenmenin ölçüleri nelerdir?

İslam’ı İslam yapan en önemli değerlerden biri şüphesiz, mescitle evi, ziraatla siyaseti bir arada tutması, hayatı bütünüyle kuşatan bir sistem getirmiş olmasıdır. Mescitlere kilitlenmiş, hayatın tamamını itikâfa daraltmış bir din asla değildir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Medine’den bu büyük gerçeği bütün insanlığa ilan ederek gitmiştir. Bir de mü’minlerin dikkatini çekecek narin bir üslup kullanarak bu ilanı yapmıştır. Ahmed bin Hanbel’in (24855) rivayet ettiği şu hadisi şerif sloganlaştırılacak bir cümle ihtiva etmektedir:

‘Yahudiler bilsin! Dinimizde genişlik vardır. Ben, müsamahalı hanif bir dinle gönderildim.’

Dinimiz, koyduğu kurallarla kimin ne zaman neyi yapabileceğini belirlemiştir. İbadet veya yaşam ayrımı yapmadan hayatın her alanı için geçerli kurallar koymuştur. Kesinlikle yapılmasını istediği şeylere ‘farz’ demiş, onların ibadet veya günlük hayatın bir parçası olarak yapılan işlerde uygulanmasını istemiştir. Aynı şekilde, yapılmasın diye istemişse ona da ‘haram’ adını vermiştir. Haramdan kesin bir çizgi ile uzaklaşılmasını emretmiştir. Yarı serbest yarı emir denebilecek düzeydeki emirlerine de ‘Sünnet’ adını vermiştir. Yarı yasak yarı serbest gibi olan yasaklarına da ‘mekruh’ adını vermiştir.

Bir de dinimizin MUBAH adını verdiği bir kural vardır. Mubah, insan hayatının bütününü kuşatan geniş bir kuraldır. Allah’ın kullarına emrettiği farzlardan/sünnetlerden veya yasakladığı haramlardan/mekruhlardan olmayan, kulun serbest bırakıldığı, yapmakla yapmamak arasındaki kararı kendisinin verebileceği ve hiçbir şekilde kararından ötürü vebale girmeyeceği işlerin adı mubahtır. Günlük hayatımızdaki farzlar ve haramlar çıktıktan sonra yaptığımız işlerin tamamına yakını mubah kuralı ile önümüzde durur. Yememiz içmemiz, gezmemiz, gülmemiz ve benzeri insan olarak kendimizi yapmaya mecbur hissettiğimiz pek çok iş mubah listesinde yer alır.

Yorulan bedenlerin dinlendirilmesi, neşesi kaybolan beyinlerin neşelendirilmesi, acıkan midelerin doyurulması, daralan dostluk çevrelerinin genişletilmesi, dinimizin mubah dairesinde kalan işlerimizdendir. Bu daire genişletildiğinde, ticaret yapmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak da onun içinde kalır. Evliliğin ayrıntıları bile bu dairede yer bulabilir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:

‘Sizden birinin eşi ile birleşmesinde sadaka sevabı vardır.’

Dediler ki: ‘Ya Rasulellah! Nasıl olur, bizden biri şehvetini giderir de ondan sevap kazanır?’ Bunun üzerine buyurdu ki:

‘Ne dersiniz, o işi bir haramda yapsaydı günaha girmiş olmayacak mıydı?’ ‘Evet, öyle olacaktı’ dediler. Buyurdu ki:

‘İşte bunun gibi, helali kullandığında da sevabı olur.’ (Müslim, Zekât, 16/2326)

Ümmet’in büyüklerinden Muaz bin Cebel radıyallahu anh diyor ki:

‘Ben, gece teheccüdünden sevap umduğum gibi gece uykumdun da sevap umuyorum.’ (Temhid, 4/24)

Sahabeden olan Muaz bin Cebel, burada bir gerçeği ortaya koymaktadır. O gerçek şudur: İnsan, dünyada olduğu sürece dünya şartlarında yaşamaya mecburdur. Dünyada iken cennetteki gibi yaşanmaz. Gece ibadeti en büyük nafilelerden biridir. Onu yapan büyük bir sevap bekler Allah’tan. Ancak gece uyuyup dinlenmeyen birinin gece ibadeti yapması mümkün değildir. Dolayısıyla gece ibadeti, uyku ile dinlenen beden sahibinin yapabileceği bir iştir. Uyku kendi başına değerli değil ama değerliye zemin oluşturduğunda onun gibi değerli olmaktadır. İnsan bedeni sürekli çalışmaya müsait değildir. İbadet bile olsa yapılan, beden yorulur, zihin dolar. Bunun için de yeri geldiğinde eğlenmek, dinlenmek, neşelenmek, eşler arasında karşılıklı alaka ibadet olur. Bunların ibadet oluşu, ibadet edecek bedene ve beyne destek olmasından kaynaklanır. Yirmi dört saatin ibadetle sürmesi ne makul bir beklentidir ne de Şeriat’ın isteklerindendir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabıyla şakalaşır, onların latifelerine katılırdı. Bir keresinde ashabı, onun bu şakalaşmalarını neredeyse anlamayacak gibi olup: ‘Ya Rasulellah, sen bizimle şakalaşıyorsun!’ deme ihtiyacı hissetmişlerdi. (Tirmizî, Birr, 57/1990)

Buharî’nin el-Edebü’l-Müfred isimli eserinde rivayet ettiği bir hadiste ashabı kiramın, kendi aralarında birbirlerine yedikleri karpuzun çekirdeklerini atarak eğlendiklerini ama dinle ilgili bir iş söz konusu olduğunda hemen ayağa dikildiklerini haber vermektedir. (el-Mizah, 266)

Bu karpuz çekirdeği ile oynayan adamlar, Bedir, Uhud, Hendek ve Mekke adamlarıydı. İbadetin zirvesinde, ahlâka öncülük eden, şecaatleri dillere destan, mallarını ve canlarını Allah’a infak eden, çoğu Cebrail’i, büyük mucizeleri görmüş insanlardır. Kendilerinden istenen kulluğu bütün nesiller arasında en iyi anlayanı onlardır. Onların pek çok konudaki düşünceleri Kur’an âyetlerine yorum olarak tefsir kitaplarında yer bulmuştur. Ama onları, karpuz yedikten sonra çekirdeklerini birbirlerine fırlatma oyunu ile oynarken görüyoruz. Onların bu oyunu, karpuz çekirdeği ile oynamanın sevap olduğu anlamına gelmiyor. Karpuz çekirdeğine bir kutsallık da kazandırmıyor. Fakat o büyük isimlerin ara sıra çocuklaşarak belli bir zaman dilimi yaşadıklarını, bunun da kimliklerine zarar vermediğini ispatlıyor. Hiç dinlenmeyen, hiç gülmeyen, hiç yüzmeyen, hiç cima etmeyen mü’min ideal mü’mindir denemeyeceğini görüyoruz onlarda. Kıyamete kadar onlardan daha iyi bir nesil gelmeyeceğine göre onların örnekliği kalıcıdır.

Elimizde onların yaşam tarzı hakkındaki tek bilgi bu hadis değildir. İbni Ebi Şeyme onlarla ilgili başka bir rivayette şunları naklediyor:

‘Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabı boynu bükük, çökmüş kimseler değildiler. Bir araya geldiklerinde şiirler okur, cahiliye dönemine ait hatıralarını anlatırlardı. Onlardan birine dini ile alakalı bir iş düştüğünde ise gözleri yerinden oynardı.’ (Musannef, 35965)

Peygamber aleyhisselamın yanında iken iyi bir durumda olduğunu evine gidip çocuklarının arasına karışınca o durumu koruyamadığını gören ve kendisini münafıklaşmış zanneden Hanzale isimli sahabiye nasihatte bulunan efendimizin kullandığı ifade tarzı bütün mü’minler için hayatı nasıl anlamamız gerektiğine dair önemli bir ipucu durumundadır. Hanzale’nin sıkıntısı sürekli Mescid-i Nebi’deki atmosfer ve feyiz içinde kalamamanın nifak nedeni olmasını zannetmesidir. Ona verilen reçete ise şudur:

‘Beni yaratana yeminim olsun; siz benim yanımdaki heyecanınızla ve zikrinizle sürekli yaşayacak olsanız, melekler yataklarınızda ve yollarda sizinle tokalaşırlardı. Fakat Hanzele, biraz öyle biraz böyle. Biraz öyle biraz böyle. Biraz öyle biraz böyle.’ Müslim, Tevbe, 3/6966

Aynı ikazı ve eğitimi, sabahlara kadar namaz kılma ve gündüzü oruçlu geçirme iddiasıyla yol almak isteyen Ebu’d-Derda radıyallahu anha yaparken de görüyoruz:

‘Rabbinin sende hakkı var, bedeninin sende hakkı var, ailenin sende hakkı var; her hak sahibine hakkını ver.’ Buharî, Savm, 51/1968

Bir başka sahabi Abdullah bin Amr da bu nasihatten payını almıştı. Ona da gerçek bir mü’min kimliğinin, hayattan kopmuşluğu gerektirmediğini vurgulayarak şöyle buyurmuştu:

‘Bedininin sende hakkı var. Gözünün hakkı var. Hanımının hakkı var. Misafirinin hakkı var.’ Buharî, Savm, 55/1975

Konunun iyi anlaşılmasına yardım etmesi bakamından bu nebevi ikazın, gündüzü oruçlu, geceyi seccadeli geçirmeyi isteyen Abdullah bin Amr’a yapıldığını bilmemiz gerekiyor. Bir sahabi, en nazik ibadetlerden olan orucu süreklileştirmek istiyor. Sabahlara kadar seccade başında kalmak istiyor. Bu sahabi bunları yaparken de cihattan geri kalmıyor. Sabah namazını kaçırmıyor. Peygamber aleyhisselam ise onu ikaz ederken, sürekli oruç ve sürekli namaz nedeniyle uykusuzluktan ötürü karşılaşacağı sıkıntıları sıralarken şunlara dikkat çekiyor:

-Bedenin,

-Gözün,

-Hanımın,

-Misafirin.

Bu dört hakkın, insan ve çevresini oluşturan atmosfere dağıtılması durumunda dikkat edilip incitilmemesi gereken alanları şunlardan oluşmaktadır:

-Bedenin muhafazası, kaliteli bir hayat için gerekli en büyük nimet olana insanın muhafazasına.

-Gözün korunması, uykusuz kalmış bir insanın görüntüsündeki bitkinliği yansıttığından psikolojik çökmüşlüğün giderilmesine,

-Hanımın hakkının korunması ise, huzurlu bir aile ortamı olmadan iyi bir insan, iyi bir mü’min olmanın zorlaşacağından ötürü ailenin muhafazasına,

-Misafirin hukukunun korunması da mü’minin sosyal kimliğini muhafazaya vesile olacaktır.

Topluca baktığımızda mü’minin bedeni, psikolojisi, ailesi ve sosyalliğinin zarar görmesi tehlikesine karşı tavsiye edilenden fazla namaz ve orucun yasaklandığını görüyoruz. İşte İslam budur; ahireti talep ederken dünyadaki nasibi unutmamak! Dengeli bir hayat için ibadet titizliği, ibadetin yerine oturmuşluğu için hayatın kahredilmemesi gerekmektedir. Bizzat Peygamber aleyhisselamın ashabına verdiği eğitim bu idi. Yeni bir din ihdas edecek değiliz. Dinimiz kâmil bir dindir. Hiçbir ilaveye ihtiyacı yoktur.  Fazla görülebilecek tarafı da yoktur. Yeter ki her iş yerli yerinde ve denge ile yapılsın. Namaza bile böyle bir sınır getiren dinimizin, eğelenmeyi putlaştıran bir anlayışa ne diyeceğini tahmin etmekte zorlanmıyor olmalıyız.

Helal ve haramı sadece Allah Teâlâ belirler. İnsanlar haram veya helal ilave edemezler. Allah’ın helal ettiği helal, haram ettiği de haramdır.

İnsanın dinlenmesi, eğlenmesi de bu çizgi içindedir. Eğlenmenin genel hükmü mubahlıktır.

Eğlenmek için yaratıldığımıza iman edemeyeceğimiz gibi, eğelenmek için yaratılmış gibi davranmayı da kabul edemeyiz. Çocuğumuzdan büyüğümüze kadar hepimiz eğlenebiliriz. Eğlenme zamanımız olabilir ancak bu eğlenmemiz bir gaye veya yaşamın kendisi hâline geldiği zaman mubahlık sınırlarını aşmış olur. İbadette bile aşırılığı meneden bir dine iman etmişken, eğlenceyi hedef hâline getirmeye ruhsat bulamayız. Cihat esnasında mola vakitlerinde eğlenmeye bir yer bulunabilir, o makul görülebilir. Her akşam eğlence için TV başına geçmeye ise ruhsat bulunamaz. Eğlenme bir tür mola gibi olmalıdır. Yolun bütününü eğlenmeye tahsis etmek yoktur. Yol Allah’a giden istikamettedir, eğlenme ise mola yerlerindeki vakit limiti kadardır.

Müslüman’ın hayatında hiçbir şey, bilerek Şeriat’a muhalif yapılamaz zaten. Namazı kılarken, orucu tutarken, nikâh yaparken, talakı kullanırken Şeriat’ı dikkate alarak yaşadığımız gibi eğlenirken, bedenlerimizi dinlendirirken de Şeriat eksenli olmaya mecburuz. Bu mecburiyet bizi, eğlenirken sevap kazanmaya götüreceği gibi, eğlenme nedeniyle Allah’a isyan eder duruma düşmekten de koruyacaktır. Böylece hayatı dengeli yaşama ilkesini gerçekleştirmiş olacağız. Sıfır eğlenme, hiç dinlenmeme, sürekli ibadet anlayışını bizzat Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin reddettiğini görmüştük. Sıfır saygı, sürekli laubalilik de esasen reddedilmiştir. Namazdaki mü’min kimliğimizi, tatilde ve neşelenme vakitlerimizde kullanabildiğimiz zaman sahabe kıvamını yakalamış oluruz. Zira sahabe bile, cihat meydanlarında mola anlarında şakalaşıp, birbirlerine karpuz çekirdeği atarak eğlenmişlerdi. Eğlenmek, Şeriat titizliği korunarak yapıldığı için onları ne günaha düşürdü ne de küçülttü. Mescitte ve meydanlarda büyük adamdılar. Evlerinde hanımları ile baş başa kaldıklarında, çocukları ile evlerinin bahçesinde koşuştururken, arkadaşları ile şakalaşırken de büyük kaldılar. Şakayı, eğlenmeyi, gülüp teselli bulmayı her şey hâline getirmedikleri için şaka onları eritmedi.

Ramazan gibi muhteşem bir zaman ve fırsat deryasının suyunu ‘eğlence’ ile kirletmediler. Eğlendiler ama ‘Ramazan eğlencesi’ yapmadılar. O kadar yapmadılar ki, onların zamanında Müslümanların seçtiği bir belediye başkanı, değil bir caminin bahçesinde şarkıcı türkücü kızlara eğlence yaptırmak, ‘Ramazan’ ve ‘eğlence’ kelimelerini bir arada kullanmış olsaydı dahi, herhâlde Ebu Cehil’le savaşır gibi onunla savaşıp onu öldürmeden iftar bile etmezlerdi. Onlar da eğlendiler ama Ramazanla değil. Camilerin bahçelerinde ‘kültürel etkinlikler’ yapmadılar. Kadınlarla erkekler ortaklaşa şarkı dinlemeyi onlar eğlence olarak değil fasıklık olarak gördüler. Birden çok hanımları oldu, kadınlarla onlar daha çok iç içe oldular ama nikâh çatısı altında. Otel salonlarında arkadaşlarının hanımları ile beraber yemek yemek onların işi değildi. Onlar da yediler içtiler ama açık büfede nefislerini kudurtmadılar.

Başkaları ile eğlenerek eğlenemeyiz. İnsanı eğlence konusu yapan anlayış batılın işidir. Tiyatro veya espri amaçlı da olsa bu böyledir. İnsan onurunu, çocuk olsun, büyük olsun zedelemek yoktur.

Yalanın karıştığı bir eğlence de olamaz.

İsraf ve savurganlık temelden haramdır. Eğlenirken de haramdır. Kör bir taklit uğruna, herkes yaptığı için yapılan ve bedene, beyne yararı olmayan geziler, toplantılar, eğlenceler yoktur.

Erkek kadın mahremiyetine dikkat etmeyen gezi, eğlence, dinlenme olamaz. Evlerinde otururken birbirlerine hanımlarını göstermeyenlerin, bir geziye, tatile beraber çıktıklarında bu mahremiyet titizliğini neden kaldırdıklarını izah edebilir miyiz? Şeytanın tuzağına düşmek ve mubah bir işi harama yaklaştırmak dışında hangi yorum yapılabilir? Bilhassa gençlerin bu tatil sebebiyle düştükleri bataklığın hesabı nasıl verilir?

Tatil, eğlence,  dinlenme adı ne olursa olsun, yaptığımız iş, bizi dinî veya insanî bir görevden engellememelidir. Anne baba hastanede beklerken tatile gidilemez. Rezervasyon yaptırmış olmak, bilet almış olmak, en büyük insanî görev olan, Allah’ın en mühim emirlerinden olan ebeveyn hizmetini, onlara ihsanı engelleyemez. İmanımız bunu emretmektedir. Namazı geciktiren bir eğlence olamaz. Kur’an’dan soğumayı getiren bir dinlenme olamaz.

Ahlâk eriten ahlâksızlığa çanak tutan tatil, eğlence, dinlenme, teselli bize ait değildir.

İnsanın sıhhatine zarar veren bir eğlence de kabul edilemez. Tıbben zararlı, aklen uygun olmayan ne varsa onu tabii yasaklar arasında görmeliyiz.

Vakit israfına neden olan eğlence de yasaktır. Vakit israfını ise biz takdir edeceğiz. Eğlenmeye ayrılacak vakit, on yaşından küçük çocuk için günde beş saat olabilir. On beş yaşından küçük için dört saat olabilir. Yirmi yaşından küçük için üç saat olabilir. Bunlar olabilirlerdir sadece. Bünyeye ve şartlara göre bunu artırmak veya kısmak da mümkündür. Aile sahibi birisi ise eğlenmek, arkadaşlarla vakit geçirmek için kahvede, lokalde saatler harcayamaz. Onun dinlenmesi bir çay içimlik zamanla sınırlı olmalıdır. Vakit öldüren kendini öldüreceği için eğlenirken de saatimizi kullanmaya mecbur olduğumuz bilmeliyiz.

Allah’ın hakkını koruyan, bedenin hakkını koruyan, ailenin hakkını koruyan, vakit israf etmeyen, hedef şaşırttırmayan, avcılık gibi başka canlara zarar vererek yapılmayan, küfür ehlini taklit olmayan, geceleri gündüz gibi kullandırtmayan, sıhhat ve vakit nimetlerinde gafil avlanma sonucu getirmeyen eğlence, tatil, gezi, piknik, muhabbet, çay ortamı, sahil gezintisi, arkadaş toplantısı bize aittir. Hatta sevap kaynağıdır.
Nureddin YILDIZ
facebook.com/nureddinyildiz
twitter.com/nurettinyildiz