Afet İlmihâli

Afeti Nasıl Görelim?

İnsanın en ağır dalgınlıklarından biri, üzerinde yaşadığı dünyayı sabit ve sarsılmaz zannetmesidir. Umduğu gibi süreceğini zannettiği bir hayat insanın yanılgılarındandır. Bireysel ya da topluca karşılaşılan sorunlar insanın bu dünyadaki kaderidir. Garantili bir insan veya toplum yoktur, olamaz da. İnsanın garanti değil tedbir üzerinde çalışması olabilir. Rızık endişesine karşı çalışan ve soğuğa karşı ısınma tedbirini alan insanın, tedbir dairesini genişletip hayatın önüne çıkaracağı bütün sıkıntılara ve afetlere karşı gerekli tedbirleri almış olması gerekmektedir. Buna rağmen belaların, afetlerin sıfırlanması diye bir şey yoktur. Muhtemel zararların asgarîye çekilmesi mümkündür.
 
Müslüman insan, yaşadığı hayatı sadece namaz ve oruçla dindarlaştırmış olamaz. Dünyayı imar etmek de Allah’ın mü’min kullarından istediği işlerden biridir. Dünyanın imar edilmesi ise yaşanılabilir ve sorunsuz duruma getirilmesidir. Yangından depreme kadar insanı huzursuz ve endişeli durumda tutan ne varsa onun önünde insanın önlem olarak yapabileceklerinin yapılmış olması bir kulluk konusudur. Bu nedenle doğal afet olarak adlandırılan sorunlarda devlet çapında veya fertler olarak alınacak tedbirler din muhtevalı işler olarak görülmelidir. Bunların yapılmasından sevap ummak, ihmal edilmesinden de vebal endişesi taşımak gerekir. İnsanların hayat haklarına katkı getirmek için oluşturulacak tedbirler, katkısı bulunanların sevap beklemesi, ihmali bulunanların da tevbe etmeleri gereken bir alan olarak görülmelidir.
 
Namaz konusundan hareketle şöyle bir örnek zikredebiliriz:
 
Namaz için bir noktadan sonra cami gerekmektedir. Cami ve namaz adeta bir bütün gibidir. Buna göre de cami inşası ibadettir. İbadet yerine getirildiğinde sevap, ihmal edildiğinde ise ceza oluşan değerin adıdır. Camiyi imar edene sevap takdir edildiği kadar cami yıkana da ceza takdir edilmektedir. Tıpkı namaz gibi; kılanına sevap, ihmal edenine ceza vardır. Namaz ve cami bir bütün gibi anılabileceğine göre namazın abdestinden herhangi bir şartına kadar mükemmelliği veya eksikliği farklılıklarına sevap/ceza takdiri farklılığı düşünüldüğü gibi namazın bir parçası durumunda olan caminin mimarisine de mükemmellik veya eksiklik oranında o farklılık yansıyacaktır. Kubbesinin altında namaz kılanlardan dolayı caminin mimarı ecir kazanıyorsa, kubbesinin altındakilere ölüm riski getiren ihmalkâr mimar da o oranda ceza görecektir.
 
Bu örnek namaz üzerinden alınmıştır. Namaz dinin bütünü değildir. Hayatın tamamını kuşatan dinimizin hayata yönelik her alanda sevap/ceza değerlendirmesi getireceği kesindir. Bu sebeple, Müslüman olsun veya olmasın insana yönelik bütün hizmetler ve ihmaller sevap/ceza dairesi içinde bulunmaktadır.

 

Sorumlu Kim?

Kim sevap umuyorsa sorumluluk da onundur. Toplumu en tepede yönetenlerin, insanların hoşnutluğundan önce geleceklerini düşünmeleri gerekmektedir. En üstten en alta kadar yönetim kadroları bu tedbirlerin alınmasından sorumludurlar.
 
İnsanlar da sorumludurlar. Günlük ve kısır düşünce içinde olanlar, kendilerine ve onları yönetenlere etki etmeleri bakımından sorumluluk altındadırlar. Bu sorumluluk kadrosundan sadece mükellef olmayanlar yani çocuklar ve aklî melekesi olmayan gibiler istisna edilebilir. Ailesi için bir daire satın alan Müslüman’ın, basit hesaplar yüzünden ‘yaşanabilir olma’ düzeyi düşük bir daireye ödeme yapması bir sorumluluk almadır. Küçük çocuğu olan bir Müslüman’ın o çocuğun oyun alanına ait hesaplamanın yapılmadığı bir yere yatırım yapması da böyledir.
 
Bu iki uç arasında taahhüt hizmetleri yapanlar, malzeme satanlar, memurlar, çalışanlar… herkes ne oranda iş yüklendiyse o oranda da sevap/ceza yüklenecek demektir.
 
Din anlatan hocaların, âlimlerin de anlattıkları dini namaz ve kurban gibi ibadetlerle sınırlı tutup hayatı kuşatan mantığı izah etmemeleri de bir ihmal sayılmalıdır.

 

Afetler ve Kader

Allah’ın mülkünde yaşayan kullarıyız. Allah Teâlâ mülkünde dilediğini dilediği gibi yapar. Bugün meydana gelen ve bizim afet dediğimiz olay, Allah’ın kaderinde önceden yazılmış bir şeydir. Bizim gördüğümüz olay, Allah’ın önceden yazdığı şeyin tecellisidir. Bizi etkileyen boyutu açısından, kendimize yönelik önlem almamız ise sözünü ettiğimiz kaderin içinde bir bölümdür. Kul, Allah’ın yaptığı işe müdahale edemez ama o işin kendine yönelik bölümünde zararını önleyecek tedbirleri almakla yükümlüdür. Kaderin içinde kader odalarının bulunduğunu söyleyebiliriz. Kul, imtihan için geldiği bu dünyada onu kuşatan olayları da imtihanının bir parçası görmek zorundadır. Kader sadece onun iman etmesi veya etmemesi, karnını doyurması, evlenmesi, yaşayıp ölmesi gibi başlıklarla sınırlı değildir. Yaşadığı dünyanın kaderi de insanın kaderini kuşatan bir kaderdir. Ve bu tamamen Allah’ın dilemesiyledir.
İnsanların anlamak veya yorumlamakta zorlandıkları nokta şudur:
 
“İzlediğimiz olaylar birer tabiat olayıdır. Allah’ın kaderi ile olduğu söylense de mesela yağmurların sele dönüşmesini, yerkürede deprem olmasını bilimsel açıdan anlayabiliyoruz ve bir bölümü için de olsa tedbirler alabiliyoruz. Dolayısıyla bunların Allah’a dayandırılması gerekmez. Neticede mesela depremde şu oldu bu oldu da deprem oluştu diyoruz. Sebep belli, sonuç belli…”
 
İnsanoğlu, teknoloji ve bilimde ilerledikçe bu çıkışını da ilerletmekte ve Allah’a bir söz hakkı tanımak istememektedir. Böyle başlayan bir başkaldırı yarın, doğan bir çocuğun doğmasında da Allah’ın yaratmasını yok kabul etmeye götürecektir kişiyi. “Anne belli, baba belli, ebe belli” mantığı güdülecektir.
Buradaki sıkıntı şudur:
 
İnsan kader denen imanı, içinden çıkılamaz, sebepleri ve işleyişi bilinmez nesnelerle sınırlı görmektedir. Sebepleri öğrendiğinde ise kadere iman boşluğa düşmektedir. Bu bir yanılgıdır. Bizim depremin nasıl oluştuğunu, yaz ortası yoğun yağmurun yağıp sele neden olmasının sebeplerini bilmiş olmamız, bunları Allah’ın takdir edip yaratmış olmasına mâni değildir. Allah Teâlâ bize kaderde yazdığı şeylerin sebeplerini, sonuçlarını ve etkilerini bilemeyeceğimizi söylememiştir. Anne-babanın birleşmesi ile çocuk yaratılması bizden gizlenmiş bir şey değildir. Bizden gizlenen, bir kadının kendisi doğduğu yani bebek olduğu günde onun rahminden kimin nasıl doğacağı bilgisidir. İnsan onu bilemez. Evlenip bir erkekle bir araya geldikten sonraki süreç zaten gözler önünde, ultrason cihazının hafızasındadır. O noktadan sonra bir gizlilik yoktur.

 

Deprem Bir Ayettir

Dünyada olan depremler Allah’ın ayetlerindendir. Ayet, Allah’ın azametini belgeleyen şey demektir. Oluşumu, sonuçları itibariyle depremler büyük ayetlerdendir. İslam tarihinde ilk dönemlerden itibaren depremler olmuştur ve ilk kaydedilen vaka da hicretin beşinci senesinde, Medine’dedir. Bu nedenle de depreme nasıl bakmamıza dair yönlendirme ilk günlere ait bilgilerden oluşur. Ölümü ve ahireti hatırlatması bakımından depremler dinimizin bize bir ikaz olarak gösterdiği büyük olaylardandır.
 
İnsan, depremin meydana gelme anını şu anda bilemiyor. Yarın bilmesinde hiçbir sakınca yoktur. Bilinmesi gizlenmiş şeyler arasında deprem yoktur. İnsan depremlerin oluşumunu, zamanını, muhtemel sonuçlarını önceden bilebilir. Bunda hiçbir gariplik yoktur. Bugün güneş ve ay tutulmasını saniye saniye bilebilmektedir. Bu bilgisine de itiraz yoktur. Depremi de böyle kabul ederiz. Depremden korunmak için her türlü tedbiri alır insan, almalıdır da. Yalnız bu gelişmeleri Allah’a bir başkaldırı olarak düşündüğünde, asıl depremi yaşamış olur maazallah.

 

Deprem Günahlarımızdan mıdır?

Depremler ve diğer afetler mülkün sahibinden mektuplar şeklinde kabul edilmelidir. Günahlar, depremlerin fizikî sebeplerinden değildir ama depremlerin bize yansımasının ve etkilenmemizin temel nedenlerindendir. Depremlere karşı maddî dünyamız için tedbirler alırken manevî dünyamızı ihmal edemeyiz. Binalarımızı sağlamlaştırırken günahlarımızdan tevbeyi unutamayız.
 
Neden kâfirlerin yaşadığı yerlerde deprem olmuyor, şeklinde kısır bir soru anlamsızdır. Çünkü ‘onlarda olmuyor’ sözü doğru değildir. Dünyayı ihmal edenlerin depremlerden ve afetlerden etkilenmesi daha yoğun oluyor diyebiliriz. Her afeti dünyadaki bir ceza olarak göremeyeceğimiz gibi afetin olmamasını da rahmeti hak etme olarak göremeyiz.
Afetsiz, belasız yaşamak temennimiz olmalıdır. Bela istenmez. Ama hiç bela görmemek bir açıdan da istidraç olabilir ki o da bir beladır neticede.
 
Depremler, afetler bizim itikadımızda;
 
-Kıyameti hatırlatır, hazırlığı hızlandırır.
 
-Gafletten uyandırır, yaratılış nedenimizi ikaz eder.
 
-Zararını gören mü’minlere rahmet vesilesi, asilere azap sebebi olur.
 
-İnsanlar olarak aramızdaki merhameti güçlendirir, yaygınlaştırır.

 

Afet Zamanında İbadet

Namaz
 
Din âlimleri afet anında namaz kılan birinin, o esnada bir can kurtarmak gibi katkısı olabilecekse namazı bozması gerektiğinde ittifak etmişlerdir. Eğer o görevi yapabilecek biri bulunursa namaza devam ettiği için vebale girmez ama yananı, boğulanı, düşeni kurtarma işini yapacak kimse bulunmaz ya da bulunanlar yeterli olmazsa farz veya nafile ne kılarsa kılsın, namazı bırakıp kurtarma görevini yapmalıdır. Aksi durumda vebal altında olacaktır. Namazın kazası mümkündür ama canı tehlikede olanın canı için bir seçenek yoktur.
Afet vakitlerinde cuma namazlarının bile terk edilip uygun bir vakit ve ortamda öğle namazının kılınması mümkündür. Bu durumda o afette acil hizmeti olacaklar ya da afetten ötürü cumayı eda etme sıkıntısı çekilecek durumlardan söz edilmiş olmaktadır. Yoksa “afet var, namazlar kalktı” şeklinde bir anlayış değildir sözü edilen ruhsat.
Afet durumlarında Hanefî mezhebi dışındaki mezhepleri takip eden mü’minler durumun vahametine göre öğle ile ikindiyi, akşam ile de yatsıyı cem edebilirler.
Namazların sadece farzlarını eda etme tercihi de gündeme gelebilir. Bunların tamamında afetin ne kadar afet olduğu ve ibadeti yapacak kişiyi ne kadar etkilediği ile yakından bağlantı gözlenecektir.
 
Zekât
 
Afet durumlarında mallarını yitirenlere zekât verilebilir. Buradaki yitirme afetten sonra varlık bakımından sıfırlanma olarak anlaşılmalıdır elbette.
Zekât vereceklerin o seneye mahsus zekâtı yoksa gelecek yılların zekâtını hesap edip verebilirler.
Zekât verebileceklerin kendi bölgeleri dışındaki afetzedelere zekât göndermelerinde de sakınca yoktur.
Afet sonrasındaki imar faaliyetlerinde vakıfların veya yardım kuruluşlarının zekât malını kullanmamayı tercih etmeleri gerekmektedir. Zekât fakirin bireysel hakkıdır. Cami yapımında bile kullanılması sakıncalı bulunmuştur. Çok olağanüstü denebilecek durumlar için de muhakkak ulemadan özel fetva alınmalıdır.
 
Oruç
 
Afet görenlerin ve afette kurtarma görevinde aktif olanların Ramazan oruçlarını erteleyebilecekleri ağır durumlar oluşursa oruçlarını erteleyebilirler.
 
Hac
 
Hac veya umre için ihrama giren bir mü’min, ihramlıyken afet nedeniyle ibadetini yarıda bırakabilir. Bu durumda hemen kurban kesmesi gerekir.
 
Cenaze
 
Bir afette ölen mü’minlere normal zamandaki mü’min cenazesi işlemleri aynen yapılır. Cenazeleri yıkanır, kefenlenir ve namazları kılınır. Afetlerde ölenlerin şehit olacakları ile alakalı bilgiler doğrudur ama onları normal cenaze dışında bir uygulamaya tâbi tutmaz o şekilde ölmeleri. Onlara şehit denmesi ahiretteki sevapları bakımındandır.
Zor ve olağandışı şartlar nedeniyle bir mezara birden fazla defin yapılabilir.

 

Ticarî Ayrıntılar

Dinimiz karaborsacılığı ve fırsatçılığı kerih bir iş görmüş, kazancını bereketsiz kabul etmiştir. Afet zamanlarında ise bu durum daha da büyük vebal altına girmeyi gerektirecek bir iştir.
 
Ticarî ilişkilerde afet nedeniyle oluşan ihtilaflarda şöyle bir kural yürütülebilir:
 
Alışverişe konu olan nesne teslim edilmeden yok olmuş ise sözleşmeyi olmamış kabul ederiz. Teslimden sonra bir telef olma durumu varsa ödeme yapılır, akit gerçekleşmiş sayılır.
 
Yapılaşmalarda afet sonrası meydana gelen hasar, mahkeme veya resmî bilirkişi takdiri ile mesela mimar hatasından kaynaklı ise mimarın zararı tazmin etmesi gerekir.
 
Genel olarak şu kural bilinmelidir:
 
Afet durumlarında yasal olarak yapılmayan binalarda, yasal kullanılmayan aletlerde meydana gelen can zararları tazmin edilir. İskân ve ruhsat gibi devlet kontrolünde normal olarak yapılan işlemlerden sonra meydana gelen can kaybında ise tazmin gerekmeyebilir. Bir olayda tazmin gerekmesi, uhrevî sorumluluğun da varlığını göstermektedir.

 

Afet Yardımından Ücret Alma

Afet durumlarında afete uğrayanlara yardım etmek iki ayrı hüküm altında incelenir. Birincisi, kimsenin bulunmadığı bir durumda kurtarma işini yapma durumu. Bu durumda görev bir farz-ı ayındır, her mü’min o görevi takati kadar yerine getirmek zorundadır. Görev yapabilecek çok kimse varsa ve birileri yapıyorsa ya da devlet o eksiği gideriyorsa bu durumda bir mü’minin oradaki yardım işlerinde bulunması farz-ı kifaye olur. Farz-ı kifaye de birilerinin yapmasıyla görevin genelden kalkması demektir. Farz-ı ayın olarak yapılan bir işten ücret almak caiz olmaz. Diğerinden ise makul bir ücret alınabilir.

 

Afet Sonrasında Buluntular

Terk edilmiş ve bir daha dönülmeyecek ya da devletin moloz mahalli gibi birikintileri bıraktığı alandan terk edilmiş eşya alınabilir. Bunun haricinde afet sonrası eşyayı devletin görevlilerinden başkası almamalıdır. Zayi olması muhtemel durumdakilerin ise alınıp yetkililere teslim edilmesi doğru olur.

 

Müslüman Olmayanlardan Yardım Kabulü

Afet durumlarında din farkı gözetilmez. Yardım etme veya yardım almada din farkı gözetilmeden verilebilir, alınabilir. Afette ölçü can kurtarmaktır.

 

Vakıf Konusunun Değişmesi

Mesela hastalara kullanılmak için biriktirilmiş vakıf malının bir depremde kullanılması, başka bir çare bulunmadığı zaman caiz olabilir. Bu caiz olmaya yönelik ruhsat esnetilmemelidir.

 

Devlet Yardımı Almak

Afet sonrasında devletin vatandaşlarına yaptığı yardımlar bir hileye başvurularak alınmadığı sürece helaldir. Devletin belirlediği yardım ölçülerini hileyle zorlamak ise alınanı haram duruma getirebilir.
 
Selamünaleyküm.
Nureddin YILDIZ
fb.com/nureddinyildiz
twitter.com/nurettinyildiz
instagram.com/nureddinyildiz