İslam ve Irk Sentezini Soran Müslüman Gence

Hocam selamünaleyküm. Ben siyaset bilimi üzerine doktora yapmaktayım, diğer birçok konunun yanında özellikle din ve siyaset, alim ve siyaset, İslam’da devlet gibi konuları sizden zevkle dinleyip çevreme elimden geldiğince aktarmaktayım. Allah çalışmalarınızın karşılığını sizlere kat kat versin, sizleri bu dinin siyasi yönünü de canlandıran öncü hocalardan eylesin.
Hocam alanım dolayısıyla milliyetçilik, laiklik, demokrasi gibi günümüz siyasetinin temel konularını çevremdeki arkadaşlarımla sık sık tartışmakta ve onlarla bildiklerimi paylaşmaktayım. Bu noktada birçok arkadaşımı demokrat olmakta, ya da kafasına göre tanımını belirleyip laik olmakta bir sorun görmeyen tavırdan çıkardık elhamdulillah. Fakat bir grup arkadaşımla anlaşamadığımız temel mesele, her seferinde milliyetçilik noktasında tıkanıp kalıyor ve bir sonuca varamıyoruz. Milliyetçilik kavramını elbette diğer tüm terimler gibi istediğimiz gibi tanımlayamayız. Her kavramın belli sınırları olduğu malum. Ben milliyetçiliğin ve onunla beraber ortaya çıkan tüm kavramların (Türk-İslam sentezi gibi) özü itibariyle din ile iç içe geçmiş, modern dünyanın yeni kutsalı olma yolunda ortaya atılmış, bu sebeple nerede ırk noktasına, nerede din noktasına kayıyor belirlemenin çok zor olduğu savunuyorum. Bu sebeple de geçmişteki atalarımız ne kadar iyi şeyler yaparsa yapsın bunun bizi alakadar etmediğini, Türk-İslam sentezi gibi bir başlığın ümmet kavramını yaraladığını, ne kadar masum olursa olsun kullanılmaması gerektiğini söylüyorum. Fakat arkadaşlarım bir usûl olarak Türk-İslam ülküsü üzerinden gidilebileceğini, bunun en yakınlarından tebliğe başlamakla alakalı olduğunu söylüyorlar. Konuştuğum arkadaş çevrem de sizi takip ediyor, bu konuda bir türlü anlaşamadığımız için sizin hakemliğinize razı olduk. Bize ne tavsiye eder, neyden kaçınmamız gerektiğini söylerseniz biiznillah uyacağız. Şu şekilde sorularımı özetlemeye çalışacağım;
1- Milliyetçiliği ve getirdiği tüm sentezleri (Türk-İslam vb. gibi) nasıl ele alabiliriz? Milliyetçiliğin salt ırki manasıyla kastedilmemesi, onu İslam isminin önüne Türk, Kürt, Arap ismiyle koymamızı meşrulaştırır mı?
2- Bu noktada Türk-İslam ülküsüne bakışımız nasıl olmalıdır?
3- Türkiye’de çok laik bir tutumdan, “i’lâ-i kelimetullah” söylemine kadar amaçlarını tanımlayan geniş ölçekli, ülkücü bir taban var. Kasten laik olanlarla zaten bir derdimiz yok, Allah ıslah etsin, fakat aynı cihad söylemini paylaştığımız, dünya ve ahirete dair aynı hedefleri koyduğumuz kardeşlerimizle, Türk-İslam başlığı söz konusu olduğunda ayrılmamız normal mi?
4- Onlar kendi çabasında devam etsin, sen de kendi mecranda kal diyebilirsiniz, fakat pratik hayatta böyle olmuyor. Bir örnek vermem gerekirse; geçen sene Ziya Gökalp’in de içinde bulunduğu Sultan II. Abdulhamid türbesine gittik. Orada arkadaşım Ziya Gökalp’i de hayırla yâd ederek Fatiha okudu. Bense “O, Türkiye’ye seküler manada sosyolojiyi getiren adam, dini bir atlama taşı olarak gören, toplumların bir hayat nizamı manasıyla dinden kurtulması gerektiğini söyleyen, dini sadece ahlaki bir duruş olarak düşünen zihniyetin kilometre taşlarından” diyerek Fatiha okumadım (Allah bu dini yozlaştıranları kahretsin dışında ismen beddua da etmedim). Son kertede yine bu konuda da anlaşamadık. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi özellikle kemalist dönem düşünürlerine nasıl bakmalıyız?
5- Türklerin bu dine olan katkısı, desteği çoktur dendiğinde artık reaksiyoner bir tavra bürünüyorum ve eğer mesele Türk-Kürt meselesiyse en çok Arapların katkısı oldu, Bedir Savaşı’nda kaç Türk vardı gibi gereksiz tartışmalara giriyoruz. Özellikle Türk, Kürt, Arap olmaktan kaynaklı kavgaların çok olduğu günümüzde, Türklerin bu dine katkısının çok olması Türk-İslam ülküsünü meşrulaştırır mı?
Tekrara düştüysem affedin hocam, Allah tüm hizmetlerinizi, niyetleriniz boyutunda değerlendirsin. Allah’a emanet olun.

Ve aleykümselam ve rahmetullah
Gayet hassas bir konu üzerinde mütalaa yapıyoruz. Bir yandan İSLAM’ı, tekliği ve tamamlanmışlığı ile kabul etme çizgimiz var, diğer yandan da Kur’an’ımızın, Allah’ın yaratma tarzı olarak önümüze koyduğu “ırk” çizgisi var. Biz gayet açık bir dille şunu beyan etmeliyiz: Irkları kökten yok saymak tam anlamı ile bir cahilliktir. Bir ırkı, diğerlerinin aleyhine olacak şekilde öne çıkarmak da tam bir cahilliktir. Hiçbir insan, erkek veya kadın olarak yaratılmasını seçemediği gibi yaratıldığı ırkı da seçememiştir. İnsanın seçimine bağlı olmaksızın kendisine verilen bir özellikle övünmesi veya yerinmesi akıllık değildir. Bu birinci meselemizdir.
İkinci meselemiz ise şudur:
Eğer dinimiz İSLAM, kıyamete kadar Allah’ın din olarak kabul ettiği tek din ise ki öyledir, hiçbir kelime, kaynağı ne olursa olsun İSLAM’ın alt veya üst başlığı olamaz. İSLAM kelimesinin başında veya sonunda onunla resmi bitişik bir anlam ifade edemez. Böyle bir iddia, İSLAM’ın giderilebilir eksikliklerinin bulunduğu vehmini doğurur ki, maâzallah bu bir iman zaafiyetidir en hafif ifadeyle. İSLAM, Allah’ın dinidir. Sahibi Allah olan bir dini, Allah’ın yarattığı kullarından bazılarının daha da güzel hâle getirebileceğini nasıl söyleyebiliriz? Bu hem gereksiz hem de tehlikelidir. İSLAM’ı kendi hâline bırakmalı, O’na iyi niyetle iyi gördüklerimizi bile yama yapmamalıyız. İmanımız bunu gerektirir. Yahudilerin, Allah’ın dinini bir aile dini hâline getirdikleri maceralarını unutamayız. Bu hususta ırkların adı önemli değildir; adı ne olursa olsun bütün ırklar ve yapılar İSLAM kelimesinin başında veya sonunda yer alamazlar. Zira ırklar insanı, İSLAM ise Allah’ı temsil ediyor. Bu çizgi gayet nazik bir çizgi olarak önümüzde durmalıdır. Bazı mümin kardeşlerimizin, şurada veya burada kendi ırkî yapılarını meziyetli/ayrıcalıklı görmeleri, imanî idraklerini etkileyecek çapta öne çıkıyorsa, onlarla aynı noktada durmamız mümkün olmaz artık. Fakat mesela, Osmanlı’nın ve Selçukluların İSLAM dairesindeki hizmetleri sebebiyle imanî bir idrak içinde bulunuyorlarsa bu bir noktada, iyiliğe karşı vefa duygusudur. Bu da takdirle anılmalıdır. Asırlarca İSLAM diye sancak taşımış bir milleti küçümsemek bir kenara hayır ve minnetle anmamak bile abes olur. Bu noktada haklıdırlar.Haklı olmakta geri kalacakları noktalar da yok değildir. Bu sebeple mesela Osmanlı sevgisini, dinle eşleşebilecek düzeye taşımayı abes ve itikat açısından tehlikeli buluruz. Çünkü:
– Eğer insanlar, İSLAM kelimesinin başına getirilebilecek bir Türk veya Osmanlı kelimesi ile övünebileceklerse bu durum, İSLAM dininin yapısında bulunan bir şeyi iddia etmek demek olur. O takdirde de, o ilave isimden önceki Müslüman insanların yoksun oldukları bu ilave ismin açığını nasıl kapatacağımızı sorgularız. Emeviler de böyle bir isim önceliği yaptılar, şimdi onları neden zulümle itham ediyoruz o zaman? Abbasileri ne ile itham edebiliriz? Bu soruların cevapları uzar durur. Birbirimizle nizaya girmeden de şeytan bizi oturtmaz.
– Osmanlı, İSLAM’ın bütünü değildi. Osmanlı’nın kendisi ve o zamanki İSLAM âlemi, başka ırkları da ihtiva ediyordu. Osmanlı’nınki bir liderlik konumudur. Eğer sadece beş asır liderlik koltuğunda oturduğu için bir ırkın İSLAM ismi ile anılması mümkün olacaksa o zaman, İSLAM’ı en baştan KUREYŞ İSLAM’ı olarak anmamız gerekmez mi? İlk Müslümanlar, ilk emek sahipleri ağırlıklı olarak Kureyş’tendi. Bu noktada da derin bir uçurum oluşmaktadır.
– İSLAM’ın bugünkü tarihine kadar hizmet eden aileler arasında (Râşid halifeler bölümünü çıkarırsak), hizmet edip de giderken bedel ödetmeyen bir aile de yoktur. Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emevileri, Selçuklular, Osmanlılar, Eyyubiler… her biri hizmetleri ile beraber asırlarca bedelleri ümmet tarafından ödenen faturalar da bırakıp gittiler. Güzel işleri nedeniyle bu ailelerden birini İSLAM’ın ismi ile beraber anmayı düşünürken, bıraktıkları faturalara bakarak onları İSLAM’ın yakınına bile yaklaştırmamayı da düşünsek hak olmaz mı bu mantıkla bakıldığında?. Elbette bu bir yanlış olur. Doğru, yanlış olur ama bu işin esasında bir yanlışlık var; Allah için yapılmış amellerin, cihatların karşılığını bu dünyada levhalaştırırken zaten yanlış başlamıştı.
Buradan gelinen nokta şu olmalıdır:
Hiçbir ırkın, ailenin adı İSLAM ile yan yana zikredilmesin. İSLAM, en üst ve denksiz bir isim olarak kalmalı. Irklar ve ailelere ait isimler de insanî ilişkilerde bilinmeli ve takdir edilmeli. Bu çizgide de iki önemli hususun unutulmama kaydı bulunmalıdır.
Birincisi şudur: İSLAM’ı en üstün gördüğümüz, söz ve tavırlarımızdan belli olmalıdır. İSLAM üstündür derken, onun hükümlerinden birinin yok sayıldığı ya da kamufle edildiği bir tavır nifak demektir.
İkincisi de şudur: Evet, ırklarımız var, ailelerimiz var ama Adem’in çocuklarıyız. Adem de topraktandır. Bu kadar.
Size şunu söylemek zorundayım: Bu ve benzeri konuların tartışılmasından hayır beklemek, uzak ufuklarda yanan mumdan ışık beklemek gibidir. Tartışmamanızı, sadece bildiğinizi aktarıp kenara çekilmenizi tavsiye ederim size. Müminlerin tartışmaya mecalleri kalmamıştır. Allah’a emanet ederim sizi. Alakanıza teşekkür ederim. Duanızı beklerim.
Selamünaleyküm
Nureddin YILDIZ
facebook.com/nureddinyildiz
twitter.com/nurettinyildiz