İbn-i Arabi ve Düşünceleri Hakkında Nasıl Bir Tavır İçinde Olmalıyız?

 İbn-i Arabi’nin düşünceleri ve bakış açısı hakkında ne düşünmeliyiz? O’nun fikirlerine zahiri manada bakmak, bizim manen eksikliğimizden kaynaklanıyor olabilir mi?

Selamünaleyküm.
Biz, zahir dışında bir pencereden bakamayız, öyle bir bakışla da mükellef değiliz zaten. Kişiler, Allah’ın en muteber kullarından biri olabilir. Bu muhal değildir. Nitekim tarih boyunca pek çok insan, toplum nezdinde kötü bilindiği hâlde Rabbine temiz gitmiş de olabilir. Aksine sicili kara biri de olabilir.

Bizim böyle bir kişiye ve olaya bakışımızı şu şekilde özetleyebiliriz:
A) Biz insanların zahiri amellerine bakabiliriz/bakmak zorundayız. Kalpleri ancak Allah Teâlâ görebilir, o hükmedebilir kalplere. Terazimizi zahire göre ayarlamayıp kalpleri, gayba ait şeyleri de tartabileceğimizi zannetmemiz, sadece ahiretimize karşı şeytanın kurduğu bir tuzaktır. Haddimizi bilmemektir. İslam’ı Hıristiyanlıkla karıştırmaktır. Kulluk sınırlarını zorlamaktır.
B) Zahiri amellere baksak da yine son hüküm sahibi sadece Allah olmalıdır bizim terazimizde. Zira berbat bir ömür, güzel bir sonla bitebilir. Aksi de olabilir. Herkesin sonu önemlidir. Son ise yalnız Allah Teâlâ tarafından kati olarak bilinebilir. Bizimkiler bir umut, bir beklentidir. Daha ötesi yoktur.
C) İbn-i Arabi, bu ümmetin geçmişinde derin izler bırakmış bir isimdir. Üzerinde şu anda araştırma yapılmayı gerektirmeyecek kadar da bilinmektedir. Yüzlerce kitaba konu olmuştur. Bilhassa ümmetin tasavvuf menşeli bölümünde yoğun sevgiye kavuşmuştur. Özellikle de fukahanın içinde bulunduğu bir bölüm tarafından da karşı tepki ile karşılanmıştır. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi ‘ya ölesiye sevmek ya da ölesiye buğz etmek’ denebilecek iki uç arasında sevildiği/nefret edildiği olmuştur. Şüphesiz bu, onun insanî kimliğinden ötürü değildir. Hâlâ anlaşılamamış, sevenleri tarafından binbir çiçekle bezenerek yorumlanmış ama sevmeyenlerinin de onu yokluğa itekleyecek şekilde tepki gösterdiği görüşleri nedeniyle bugün bir İbn-i Arabi sorunu denebilecek bir sorun vardır.
D) Benim İbn-i Arabi hakkında kardeşlerimle paylaştığım şahsi kanaatim şudur:

1-      İman esasları arasında ‘İbni Arabi’yi seven mü’min olabilir, bu ümmetten sayılır’ şeklinde bir madde bulunmadığı hâlde bir grup mü’minin onu sevmeyi kabullenmeyi, adeta mü’min olmanın, ümmetten olmanın temel şartı gibi görmesi, İbn-i Arabi’nin bu ümmetin asırlarca sürecek bir risk zemini olduğunu göstermektedir. Uç bir ifadeyle diyebilirim ki, Şiilerin ‘Ali’ lafzı etrafındaki kilitlenmiş durumu bazı Müslümanlar için ‘İbn-i Arabi’ etrafında olmuştur. Bu ümmetin, böyle bir değerlendirme tarzı olamaz. Ortaya çıkmışsa bu bir fitnedir. Bu fitne, özünde hayır ihtiva etmiş bulunsa bile uzak durulması gereken bir fitnedir. Nitekim sizin sorunuza verdiğim bu cevap dahi, benim reddedilmem için yeterli bir belge durumundadır. Onu sevenlere göre batıl yollardan birine sapma, sevmeyenlerine göre de düşmanla yan yana olma şeklinde yorumlanabilir. Ne garip ve düşündürücüdür ki, ‘böyle bir konuda seven veya sevmeyen değilim, ben yoluma giderim’ deme hakkı kimseye tanınmamaktadır. Kabirde meleklerin ‘Peygamberin kimdi?’ sorusu gibi ‘İbn-i Arabi sever misin?’ sorulmaktadır. Mahza fitne budur işte. Allah’a sığınılması gereken ateştir bu. Bugün, Peygamber aleyhisselam efendimizin mübarek Sünnet-i seniyyesi fakülteler, kürsüler düzeyinde irdelenirken bile bu derece sertleşmeyenlerin, İbn-i Arabi anılınca onu bir artı veya eksi olarak görenler, itidal üzere olamazlar.
Elbette imana dair konularda kimin ne diyeceğine bakılmaz, hak bildiğimizi söyler ve savunuruz. İnşaallah biz de onu yapıyoruz. Özet olarak diyeceğimiz şudur ki, İbn-i Arabi konusu çözümsüz bir konudur. Ne geçmişte çözüldü ne de gelecekte çözülebilir. Bunun nedeni ise, İbn-i Arabi’nin bıraktığı mirasın onu sevme adı altında sömürü yapılabilecek kadar esnek kalıplar ihtiva etmesi yanında, bir ömür feda edilmiş mücadele ve azim ihtiva etmesi gibi emsallerine göre çok farklı bir karakter ve görüntü bırakmış olmasıdır.

 

2-      Bu ümmet İbn-i Arabi olmasa, yolsuz kalacak bir ümmet değildir. Onun yer bulamayacağı kadar dar meydanlı bir ümmet de değildir. İbn-i Arabi sevmeyenleri ile sevenlerinin arasında bu ümmetin merhameti ve müsamahası standart alınarak bakılmalıdır. Zaten onun ilgilendiği konular, pratik hayatta birinci dereceden konular değildir. Kendisine göre kurduğu sanal bir obada yaşamış ve konuşmuştur. Orada tutulabilir İbn-i Arabi. Bugün yeryüzü coğrafyasında, varlığı gerekli mi gereksiz mi denecek kadar vahşi bir imha taarruzuna uğramış ümmetimizin böyle bir konu ile meşgul edilmesini, Allah’tan hayâ edilmesi gereken bir başlık olarak görüyorum. Şu hâlimize, topraklarımızın, insanımızın, ilmimizin, gençliğimizin, ailemizin şu ağlanacak hâline bakıp da günlük konularımızı ele aldığımızda, ağlamayı bile hak etmediğimizi düşünüyorum. Bugün bu ümmet, yeni bir Endülüs faciası yaşamaktadır. Kendi topraklarımızda entrikalar altında kıvranıp duruyorken, yarın bu asrın Endülüs’ünü yaşamışlar olarak tescil edilmemiz muhtemelken, Endülüslü İbn-i Arabi ile nasıl meşgul oluruz? Bu ‘nasıl’ sorusu ürkütmektedir.

 

3-      İbn-i Arabi ya bizim gibi bir insandı, yaşadı yaptı etti ve Rabbine gitti. Rabbi ile hesaplaşacağı yerde bulunuyor ki bizim bu durumda onunla Rabbi arasına girmemize gerek yoktur. Ya da İbn-i Arabi, bir kuldan öte biri idi, o zaman da biz nere onu konuşmak nere?
Biz, bugünü yaşıyoruz. Bugünkü hayatımız için Allah ve Kitab’ı, Peygamber aleyhisselam ve Sünnet’i, Ebu Hanife ve mirası olan fıkıh iyi bir Müslümanlık için yeter. Gerisi olsa olsa bir kültür olarak anılabilir. Bu, ‘bize yetenler’ bir başkasına yetmiyorsa, o da bizim derdimiz değildir. Yetmeyen, yettireceğini arar/arasın.

 

4-      Ben şahsen, İbn-i Arabi hakkında görüş belirtmeye layık bulmuyorum kendimi. Etkilendiğim isimler üzerinden İbn-i Arabi hakkında kanaat kullanıyorum.
Bir kere tasavvuf dünyasının en önemli isimlerinden biri olan İmam Rabbani rahmetullahi aleyh, o meşrebin baş isimlerinden olduğu hâlde, İbn-i Arabi’yi diğer tasavvuf üzerinden ötekileştirenler gibi körü körüne savunmamaktadır. Onun mutedil İbn-i Arabi anlayışı, belki de benim ‘İbn-i Arabî seveni’ olmayışımın nedenidir. Zira ‘Şeriat, Sünnet, Fıkıh, Ebu Hanife, İttiba..’ gibi kavramları, neredeyse A’dan Z’ye kadar İmam Rabbâni’den aldım. Allah ona rahmet etsin. Onun İbn-i Arabi hakkındaki mutedil duruşu da beni etkilemiştir.
Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi rahmetullahi aleyhin ‘Mevkıfu’l-Akl’ isimli eserinde uzunca tartıştığı İbn-i Arabi karşıtlığı da, onun felsefesinin akidemizin bir parçası olmadığına inandırmıştır beni.
Herkesin iki uç isim olarak gördüğü İbn-i Arabi ve İbni Teymiye ise benim şahsen etkilendiğim bir kalıp değildir. İbni Teymiye’ye gerek kalmadan fıkhın temel prensiplerinden birazına vakıf olan ama bir meşrebe teslimiyeti olamayan herkes, İbn-i Arabi’yi kendi içinde çözebilir.

E) Bazı âlimler, İbni Arabi’yi içlerine sindiremedikleri konular üzerinden ne kabul edebilir ne de reddedebilir bir noktada kalmaktadırlar. Bir tevil oluşturup ya ‘o sözler ona ait değil, sonradan ilave edildi’ demekte ya da ‘aslında şunu demek istemişti’ diyerek sözlerini yorumlamaya çalışmaktadırlar. Her iki tavra da gerek yoktur. İbn-i Arabi’nin yokluğu, adına ‘İslam Felsefesi’ denen oluşum için bir kayıp olabilir ama ‘İslam’ için onun yokluğu bir kayıp değildir. Herhangi bir insanın yokluğunun İslam için yeri doldurulamaz bir kayıp olmadığı gibi.
İbn-i Arabi gideceği yer olan Rabbine gitti. Biz de gideceğiz. Onu da bizi de muhasebe edecek olan Rabbimizin mağfiretine sığınalım. Böyle tarihte kalmış konularla meşgul olmamızın ne kadar abes olduğunu da düşünelim. Allah sonumuzu hayretsin.
Selamünaleyküm.
Nureddin YILDIZ

facebook.com/nureddinyildiz
twitter.com/nurettinyildiz